8/18/2008

WILD AT HEART



"İnsanlara ne korkunç şeyler yaptım! demek yerine, katiller şöyle söyleyebiliyordu: görevlerimi yerine getirirken ne korkunç şeyler görmek zorunda kaldım, omuzlarıma binen işin yükü ne kadar ağırdı."
Hannah Arendt
Eichmann in Jarusalem / A report on the banality of evil

8/17/2008

MADUNUN DİLİ









Subaltern/Madunlarla ilgili çalışmalarla ilgilenen herhangi bir kişinin eline geçen yine herhangi bir metinde karşısına çıkıcak ilk isim Gayatri Chakravorty Spivak olur. Spivak 1970'lerden itibaren başlayan post-koloniyal süreçte Güney Asya ve Afrika gibi dünyanın çeşitli yerlerine yayılmış sömürgeliklerin bağımsızlıklarını kazanmalarıyla birlikte o dönemki Amerikan hükümeti tarafından görevlendirilen Amerikalı akademisyenlerinin bu sömürge topluluklarının sosyal ve siyasi sorunlarını incelemek için kullandığı klasik antropolojinin emperyal dilini eleştirebilme cesaretini gösteren ve daha sonra subaltern/Madun sözcüğünü Gramsci'den sonra ilk defa tekrar hakettiği şekilde incelemiş bir sosyalbilimcidir. Bülent Somay son kitabı "Çokbilmiş Özne'de" Spivak'ın " Can the Sulbaltern Speak" adlı makalesine gönderme yaparak bu kelimenin bu gün neye tekabül ettiğini şu şekilde açıklıyor:

"... İngilizcedeki kullanımı (Spivak'a kadar) genellikle 'astsubay' ya da gene askeri terminoloji içinde 'ast' olmuş. Şimdi ise her türlü toplumsal/kültürel/ekonomik/politik alt/üst ikiliğinde , alt konumu işgal edenler için kullanılıyor: kadın, siyah ,eşcinsel,proleter,köylü,enik azınlık(ya da öteki),yoksul,okumamış,vs.Ancak her gördüğümüz " alt"ı madun sanmamalıyız. Madun olabilmek için belirli bir hakimiyet ilişkisinin tarafı olmak gerek, yani madun ancak ötekisi ile bilrikte ( ya da birinin ötekisi olarak) var."

Somay'ın burada bahsettiği hakimiyet ilişkisi Hegel'in köle-efendi ilişkisine tekabül eder. Hegel bu diyalektiğinde kölenin kendini tanımlama sürecinde efendiye , efendinin de köle ye bağımlı olduğunu bize gösterir.


Spivak'ın madunlarla ilgili yapılan çalışmaların temelinı oluşturan makalesi " Can the Subaltern Speak" madunun kullandığı dilin yine hakim olana ait olduğunu ve kendini tanımlarken yine hakim olana bağımlı olduğunu bize gösterir. Somay Spivak'ın bu makalesinden yola çıkarak madunun kullandığı dili şu şekilde tanımlar:

" ... Dil, erkeğin, Avrupualı'nın,beyazın, burjuvanın(ya da hakim sınıfın),heteroseksüelin,ulus-kurucu etnik grubun dili. Madunun kendine ait bir dili yok. Sesini çıkarabilmek için öteki'nin dilini öğrenmesi;ama dil asla masum,nötr bir yapı olmadığı. Lacan'ın ifadesiyle bir "simgesel düzen" oluşturduğu için de , ağzını açtığı andan itibaren yukaridaki öteki'nin düzenine tabi olmayı kabul etmesi gerekiyor."

Yukarıdaki karikatürler ise Anton Kannemeyer'in 1992 yılından itibaren çeşitli seriler halinde oluşturduğu( Kannemeyer, Spivak'ın yeniden tanımladığı subaltern terimine gönderme yaparak Güney Afrika'da, siyah ve beyazların günlük hayatta yaşadıklarını ve aralarındaki gerilim dolu lişkiyi ele alır) çalışmaları. Kannemeyer'in karikatürlerinde madunun yine çoğunlukta olan siyahlardan, hakimin ise buraya sonradan yerleşen ve azınlıkta olan beyazlardan oluştuğunu görürüz. Kannemeyer'in keskin mizahi anlayışıyla hakim, "Tintin" ,madun ise "siyah hizmetçi" olarak karşımıza çıkar.

Yine Somay Çokbilmiş Özne'de Madun'ları anlattığı bölümde Madun'nun varolan sistemi asla altüst edemeyeceğini tam tersine , güçlendiği vakit kendinin de bir kademe atlayarak hakimi oynayacağını ve sistemin hiç bozulmadan sürüp gideceğini şu şekilde anlatır:

" Madun sınıflar, egemen sınıflarla kavgaya tutuşsalar da bu mücadele kendilerini de bir sınıf olarak ortadan kaldırma yeteneğine sahip değildirler. İsyancı bir köle grubunun içinden bazıları konum değişterek, diyelim küçük toprak sahibine ya da şehirli zanaatçılara dönüşseler de , bir sınıf olarak köleliği ilga edemezler; tıpkı lümpen proleteryanın lümpenliği, küçük burjuvazinin küçük burjuvazılığı ilga edemeyeceği gibi ."

Burada yine Fanon'nun cezayirde yaşananlar sırasında sarf ettiği şu sözleri hatırlamakta fayda var : " Siyah derili beyaz maskeli.

Son olarak Kannemeyer'ın Alphabet Democracy adı altında sergilediği çalışmalarında Apartheid sonrası Güney Afrika'da yaşananların artık stereotipik madun-hakim ilişkisini aşan yönleri olduğunu siyahların kendi içlerinde oluşturduğu üst ve alt sınıflandırmalarla halka barış adı altında yutturulan yeni siyasi sistemin hiç de göründüğü gibi sorunsuz ilerlemediğini usta mizah anlayışıyla yine bizlere gösteriyor.

Anton Kannenmeyer'le ilgili daha fazla bilgi almak için yine wemakemoneynotart'a bakın derim.

UNKNOWN WEEGEE








1930'larda yaşanan Büyük Bunalım ilk olarak o dönem nefret edilen isimlerle anıldı. 1928 yılında Birinci Dünya Savaşı sırasında gösterdiği başarılar sayesinde Amerikan halkının sevgisini kazanan Herbert Hoover kısa sürede dış ticaretin Amerikan ekonomisi açısından ne derece önemli olduğunu göz ardı etme gafletinde bulununca halkın gözünde büyük bunalım'a sebep olmakla suçlanarak en çok nefret edilenler listesinin başında yeraldı. Halkın o dönemki siyasileri suçlaması, yeni başkanlık seçimini beraberinde getirdi ve nefret edilen isimler Franklin D.Roosevelt'in toplumdaki gelir uçurumunu yok etmek adına başlattığı New Deal politikasıyla birer birer unutuldu. Fakat unutulan sadece isimler oldu.Açlığın ve yolsuzluğun beraberinde getirdiği tahammülsüzlük ve nefret,ırkçılığın ve seri cinayetlerin sokaklara egemen olduğu Amerikan panoromasını romanlarla,belgesellerle ve en çok da gazete sayfalarına yansıyan fotoğraflarla ölümsüzleştirdi.

Unknown Weegee 1930'larda Amerikan toplumunun içinde bulunduğu tramvatik sürece gece gündüz beraberinde taşıdığı fotoğraf makinası ve arabasına yerleştirdiği photo lab takımlarıyla birebir tanık etmiş bir gözlemci.Weegee'nin, bize Büyük Bunalım'ın sadece açlık ve sefaletini gösteren fotoğrafçılarından daha fazlasını vermesinin sebebi toplumsal hassasiyetlerin en çok ön plana çıktığı gece hayatının bütün çirkinliklerine ve garipliklerine tanıklık etmekten çekinmemesinden kaynaklanıyor.


Weegee'nin 1930 lardan 1960'ların ortalarına kadar çektiği 100'ün üzerindeki fotoğrafı Ekim'in ortasına kadar Milano'daki Palazzo'da sergilenmeye devam edicek.


Weegee'nin hayatıyla ilgili daha detaylı bilgi wemakemoneynotart'ta bulunabilir.Fotoğraflar yine bu siteden.

İŞÇİ ÖLÜMLERİ


Bu hafta Tuzla'da bir yenisi daha gerçekleşen kaza/cinayet karışımı olay ve yine aynı hafta içerisinde Yeditepe Üniversitesi tarafından yapılan bir açıklamayla bütün ana haber bültenlerine ve gazetelere yansıyan bir haber. Üniversite bünyesinde gerçekletirilen yoğun araştırmalar ve çalışmalar sonucunda insan ömrünün 150 yıla kadar çıkabiliceğine yönelik umut dolu mesajlar... Bu haberin ne derece doğru olduğunu bilmiyorum . Aynı ülke sınırları içerisinde birileri ölümsüzlüğü yakalamaya çalışırken birileri de 30'larını zorlamaya çalışıyor.

Bütün bu olaylardan sonra Pauline Bastard'ın 2007 yılında Kassel'de sergilediği şişme işçi tulumu ...

8/16/2008

I MARRIED THE BERLIN WALL



Animism :(from Latin anima (soul, life)[1][2]) commonly refers to the belief systems that attribute souls or spirits to animals, plants and other entities, in addition to humans.[3] Animism may also attribute souls to natural phenomena, geographic features, everyday objects, and manufactured articles. Religions which emphasise animism in this sense include Shinto, Hinduism and "pagan" faiths such as folk religions and Neopaganism.

"Eija-Riitta Berliner-Mauer'ın objelere karşı olan ilgisi küçük yaşlarda başlıyor.Kendi websitesinde geçmişinde ,pencerelere , köprülere karşı hissettiği aşkları anlatan uzun bir paragraf mevcut. Tercihini yaparken objelerin sağlam duruşlarına , büyüklüklerine bir alanı bir başka alandan ayırıp ayırmadığına yani işlevselliğine odaklanan Eija Ritta son olarak Berlin Duvarı soyadını alarak seçimini bir zamanlar Doğu ve Batı Berlin'i ayıran bu büyük yapıdan yana yapmış. Eija Ritta hissettiklerinin garip olduğunun bilincinde olan bir bayan olarak tıbba başvuruyor ve doktorlar 1979 yılında bu duruma bir teşhis koyuyor. Objektum Sexuality. Kısaca bir objeye duyulan ilgi. Eija Ritta şu an 59 yaşında ve 29 yıldır Berlin Duvarıyla evli ve 1979 yılından beri Berliner- Mauer ( Berlin Duvarı) soyadını taşıyor.

Kocasına duyduğu aşkıda şu sözlerle açıklıyor:

This is my husband. His name is the Berlin Wall and he was born on August 13, 1961. I expect you've heard of him; he is quite a celebrity. He lives in Berlin. I used to work in a pharmacy. Now I own a museum. My husband's job was to divide East and West Berlin. He is retired now."

Eija Ritta dışında bugün dünyada objektum sexual'dan mustarip bir çok hasta var, Eiffel Kulesiyle evlenen 36 yaşındaki Amerikalı emekli asker Erika La Tour Eiffel' de bu ilginç insanlardan biri.

Bayan Berliner Mauer'in websitesi
http://www.berlinermauer.se/

Enrique Peñalosa


Enrique Peñalosa bir siyasetçiden öte çok iyi bir şehir plancısı , Türkiye'de ne yazık ki " şehir plancısı" denildiğinde genel olarak belediye komisyon toplantıları sırasında kabul edilen belgelere imza atmakla görevli olan herhangi bir kişi akla geliyor. Halbuki ülkemizde yetişen ve bu mesleği hakkını vererek yapan veyahut akademisyen olarak bu bölümü severek okuyan öğrenciler yetiştiren çok değerli şehir plancıları da mevcut. Fakat İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük kentlere baktığımız zaman bu kentlerdeki mevcut büyükşehir belediye yöneticilerinin,(nedeni bilinmeyen sebeplerden ötürü) bu başarılı şehir plancılarıyla çalışmak yerine, belli çıkar gruplarını memnun etmek adına, kente hiç bir katkı sağlamayan ve bunun yanısıra çoğu zaman bu kentlerin mevcut sorunlarına bir yenisini eklemekten öteye gidemeyen lüzumsuz ve oldukça masraflı projelere yoğunlaşmaları bu kentlerde yaşayan milyonlarca insanın hayat standartlarını düşürmekten başka hiç bir işe yaramıyor.

Türkiye'deki belediye başkanlarının ihale- çıkar -rüşvet triosonu bir kenara bırakıp yönetimini üstlendikleri bu büyük şehirlerin kimsenin el atmadığı içinden çıkılmaz gibi gözüken ulaşım ve çevre problemlerine getirebilicekleri yeni çözümler bu kentleri daha yaşanılabilir hala getirebilir ve daha sonrasında uzun vadade oluşabilicek bir çok problemi de önleyebilir.Bugün İstanbul'da yaşadığımız ulaşım sorunun ne yeni bir köprüyle ne de yapımı tamamlanan binlerce üst geçitle çözüme kavuşucağına inanmak ve bunu hayata geçirmek için milyonlarca dolarlık ihalelere daha imza atmak burada yaşayan insanları aptal yerine koymaktan başka hiç bir şey değil. Ulaşım sorunu kısa vadede yeni bir köprü ve yeni açılan otoyollarla belki çözülebilir fakat aynı sorunlarla tekrar karşılaşmayacağımızı veyahut gelecekte yapımı tamamlanacak olan yeni bir köprünün içinden çıkılması mümkün olmayan yeni problemleri de beraberinde getireceğini gözardı etmemeliyiz. Bu durumda atılabilicek en akıllıca adım, şehir plancılarıyla geliştilecek olan ve belki uygulanabilirliği kısa vadeli çözümlere oranla daha da çetrefilli olucak olan daha radikal planlara yoğunlaşmak olucaktır. Bu yüzden Bogata gibi daha önceki kötü yönetimlerden nasibini almış bir kentin, ulaşım ve diğer bir kalıtsallaşmış kentsel sorunlarıyla bir dönemliğine de olsa diğer gelişen kentlere örnek oluşturabilicek şekilde başaçıkmış bir belediyebaşkanının deneyimlerinden faydalanılması gerektiğine inanıyorum.


Q: As a former mayor of Bogotá, Colombia, who won wide praise for making the city a model of enlightened planning, you have lately been hired by officials intent on building world-class cities, especially in Asia and the developing world. What is the first thing you tell them? In developing-world cities, the majority of people don’t have cars, so I will say, when you construct a good sidewalk, you are constructing democracy. A sidewalk is a symbol of equality.

wouldn’t think that sidewalks are a top priority in developing countries. The last priority. Because the priority is to make highways and roads. We are designing cities for cars, cars, cars, cars, cars. Not for people. Cars are a very recent invention. The 20th century was a horrible detour in the evolution of the human habitat. We were building much more for cars’ mobility than children’s happiness.

Even in countries where most people can’t afford to own cars? The upper-income people in developing countries never walk. They see the city as a threatening space, and they can go for months without walking one block.

Isn’t that true here in the United States as well? Not in Manhattan, but there are many suburbs where there are no sidewalks, which is a very bad sign of a lack of respect for human dignity. People don’t even question it. It’s the same as it was in pre-revolutionary France. People thought society was normal, just as today people think it is normal that the Long Island Sound waterfront should be private.

Are you comparing people with homes overlooking the Long Island Sound to corrupt French aristocrats? If democracy is to prevail, public good must prevail over private interests. The question is: would the majority of people be happier with a public waterfront on the Long Island Sound or not? All children should have access to waterfronts without being members of a country club.

Do most of the six billion people in the world live in cities or in the country? At this very instant, a little bit more in the country. We are in the process of becoming more urban. In the developing world, more than half the cities, especially in Asia and Africa, are yet to be created.

What are the best-designed cities in the world? The best-designed cities are in northern Europe, like the Dutch and Danish cities.

As mayor of Bogotá, you reclaimed the sidewalks for pedestrians by banning sidewalk parking, your most famous achievement. The most famous and the most controversial. But we started by building bicycle paths, and now 5 percent of the population, more than 350,000 people, go to work by bicycle.

Why do you think you lost your most recent bid for mayor last year? I had some huge fights when I was mayor. I was almost impeached for getting the cars off the sidewalk.

Do you own a car? Yes, an S.U.V. with armor.

You mean it’s bulletproof? Yes. We had some problems.

People shot at you? No, they never shot at me, but you never know. Any politician in Colombia is at risk.

Where were you educated? I went to Duke. I actually majored in economics and history.

You were probably the only socialist at Duke. I eventually realized, of course, that socialism was a failure as an economic system. Yet equality is not dead. Socialism is dead, but equality as a goal is not dead.

Do you see yourself as a city planner or a politician? At heart what I really am is a Colombian politician, but a bad one because I lose elections.

INTERVIEW CONDUCTED, CONDENSED AND EDITED BY DEBORAH SOLOMON

FEEDJIT Live Traffic Feed