2/04/2011

David Bondia Garcia ile Söyleşi

Sena Akalın- Bize genel olarak İspanyol Yargıç Baltasar Garzon’un, Şilili diktatör Augusto Pinochet´in Plan Condor kapsamında, yasadışı yollarla sivillerin kaçırılması, yargılanmadan tutuklanması, işkence görmesi ve öldürülmesinden ötürü 1996 yılında İspanya’da yargılama sürecinin başlatılmasında nasıl bir rol oynadığından bahseder misiniz?

David Bondia Garcia - Augusto Pinochet’in yargılanma süreci, 1996 yılında, İspanya’da yasayan ve Pinochet döneminde ülkelerinden ayrılmak zorunda kalan Şilili vatandaşların kendilerini temsil eden avukatları aracılığıyla talep ve mağduriyetlerini gündeme getirmeleri ile başladı. Pinochet’in o dönem Şili’de yargılanması mümkün değildi. İşlediği suçların delillerinin bulunduğu dosyalar tamamen gizli tutuluyordu. Ve yine İspanyol bir yargıcın da ortada hiçbir talep ve bağlantı yokken Pinochet’in yargılanma sürecini tek başına başlatması olanaksız olduğu için İspanya’da bulunan darbe mağdurlarının dava talepleri İspanyol Yargıç Baltasar Garzon’u harekete geçirdi. Garzon, bu davayı açarak, ilk defa korkunç katliamlardan sorumlu acımasız diktatörlerin dünyanın her yerinde istedikleri gibi dolaşıp dokunulmazlık hakkından faydalanamayacağını kanıtlamış oldu. İspanya parlamentosunun ve işkenceye karşı Birleşmiş Milletler Konvansyionu ve Cenevre Sözleşmeleri maddelerine uyumlu olarak 1985 yılında kurucu hukuk maddeleri arasında onayladığı 23.4 numaralı evrensel yargı maddesi Pinochet´ye “insan hakları ihlalleri”nden ötürü İspanya’da dava açılmasına olanak sağladı.

S. A.- Garzon’un İspanya’da Pinochet’e karşı açtığı dava süresince İngiltere ve İspanya arasında neler geçti?

David Bondia Garcia - Bildiğiniz üzere İspanya, Pinochet’i yargılama sürecini başlattığında Pinochet İngiltere’ye gitmeye karar verdi. İngiltere’ye vardığında İspanyol yargıç Baltazar Garzon, Pinochet’in İspanya’ya iadesini istedi. İngiltere, işkenceye karşı Birleşmiş Milletler Komisyonunu imzaladığı için Pinochet’i yargılamak veya İspanya’ya teslim etmekle yükümlüydü. Bu durum İngiltere ve İspanya arasında büyük bir gerginliğe neden oldu. O dönemde İspanya’da sağcı bir hükümetin oluşu Pinochet’in İspanya’da yargılanması konusunda zorluklar çıkardı. Ayrıca Şili, Pinochet’in ülkeye geri dönmesini talep etti ve bu süre zarfında Şili-İspanya ilişkileri de zarar gördü. En sonunda Augusto Pinochet, Margaret Thatcher ve George Bush’un girişimleriyle İspanya’da yargılanmayıp direk ülkesine gönderilebildi.

S.A-Sizce Şili’de Plan Condor kapsamında kaçırılan ve işkence gören siviller arasında İspanyol vatandaşlarının da oluşu bu davanın İspanya’da açılmasını kolaylaştırdı mı?

David Bondia Garcia- Evet, başta Plan Condor kapsamında Şili’de işkenceye maruz kalan, kaybolan, ölen İspanyol vatandaşlarının dosyaları İspanyol Yargıc Baltasar Garzon’un, Pinochet davasını İspanya’da açması için en önemli sebep olarak görüldü. Fakat daha sonra Yargıç Garzon İspanyol kurucu yasaları arasında bulunan 23.4 no’lu evrensel yargı maddesinin, insan haklarını ihlal eden bir diktatörü İspanya’da yargılamak için yeterli bir neden olduğunu ortaya çıkardı. Garzon’un İspanya’da Pinochet’e karşı açtığı dava birçok ülkeye, evrensel insan hakları maddelerinin yazılı maddeler olmaktan öte uygulama zorunluluğu gerektiren maddeler olduğunu gösterdi. Garzon, İkinci Dünya Savaşı sırasında Yahudi soykırımını gerçekleştiren Alman generallerin, mesela Adolf Eichmenn, Klaus Barbie gibi isimlerin yargılanmasını sağlayan evrensel yargı maddelerinin sadece Yugoslavya ve Ruanda soykırımlarında değil, 20.yüzyılın ikincisi yarısında özellikle Latin Amerika ülkelerinde korkunç soykırımlar gerçekleştiren diktatörlerin yargılanmasında da geçerli olabileceğini gündeme getirdi. Ve bunu uygulamak için oldukça cesur bir adim atarak insan hakları hukukunda bir çığır açtı.

S.A-İspanya hükümetinin bu süreç içerisinde Yargıç Garzon’a karşı olan tavrı nasıl oldu?

David Bondia Garcia- İspanya Hükümeti bütün bu süreç zarfında Garzon’a davayı geri çekmesi için büyük bir baskı uyguladı, Garzon davayı geri çekmemekte kararlı davrandı. O dönem hükümette olan sağcı İspanya Toplum Partisi Garzon’u ikna edemediği için davanın açılmasını sağlayan 23.4 no’lu evrensel yargı maddesini kurucu yasalarından çıkarmaya çalıştı. Daha sonra hükümete gelen sosyalist partinin, sağcı toplum partisiyle birlikte bu maddeyi değiştirmesi, insan hakları aktivistleri kadar sosyalist parti seçmen kitlesi içinde de büyük bir hayal kırıklığı yarattı.

S.A-Peki Garzon Arjantin’deki cuntacıların yargılanmasında nasıl bir rol oynadı?

David Bondia Garcia-Garzon’un Arjantin’deki cuntacıların yargılanmasındaki ilk katkısı işkencelere katıldığını Arjantin’de bir tv kanalında itiraf eden ama Arjantin’de geçerli olan dokunulmazlık yasaları nedeniyle yargılanamayan Adolfo Scilingo´nun hiçbir şey olmamış gibi İspanya´ya bir tv programına katılmak üzere geldiğinde yine 23.4 no’lu evrensel yargı maddesini kullanarak açtığı dava sayesinde yargılanıp 600 yıllık hapis cezasına çarptırılmasını sağlamasıyla başladı. Bu dava Arjantin´de diktatör Videla döneminde cuntacıların gerçekleştirdiği işkencelerin yargılama süreçlerinin başlatılmasında çok önemli bir rol oynadı.

S.A-Garzon´un hem Pinochet hem de Arjantin cuntacılarının yargılanması sürecinin başlatması uluslar arası hukuk camiası üzerinde nasıl bir etki yarattı?

David Bondia Garcia-Gayet olumlu bir etki yarattığı söylenebilir. Garzon’un açtığı bu davalar hayli spesifik olsa da uluslararası ceza mahkemelerince yargılanabilecek bütün nitelikleri taşıyordu. Daha önce sadece Nuremberg, Yugoslavya ve Ruanda gibi net niteliklere sahip vakalar, uluslararası ceza mahkemelerinde incelenirken, askeri darbeler sırasında gerçekleştirilen işkence ve cinayetlerin de 1948 yılında kabul edilen insan hakları evrensel haklarını çiğnediği için uluslararası ceza mahkemelerince yargılanabileceği kanıtlanmış oldu.

S.A-Peki neden başka bir ülkeden değil de İspanya´dan bir yargıç bu süreci başlattı?

David Bondia Garcia-Garzon´un İspanyol olmasından çok cesaretinin ve uluslararası hukuka olan inancının bu davaların açılmasını sağladığını düşünüyorum. Başta hem Pinochet hem de Arjantin cuntası davalarında İspanyol mağdurların oluşu Garzon´u harekete geçirmiş olsa da daha sonra işlenen suçların nitelikleri ve bu suçların evrensel insan hakları maddelerini ihlal ediyor oluşu ve yine devletlerin sistematik olarak mağdurların haklarını göz ardı edişi, Garzon’un davaları korkusuzca başlatmasında etkili oldu.
S.A Peki İspanya ile Latin Amerika ülkeleri arasındaki tarihten ve kullanılan dilden kaynaklanan güçlü bir bağın olması bu davaların İspanya´da açılmasında etkili oldu mu?

Davd Bondia Garcia-Evet böyle bir bağ olduğu kesin ve büyük bir etkisi olduğu tartışılmaz. Çünkü Latin Amerika´da askeri rejimler tarafından tehdit edilen birçok siyasi düşünür, aktivist, İspanya’ya ve Meksika´ya sığındı. İspanya’da bulunanlar örnek olarak Arjantinli ve Şilili siyasi mülteciler bir araya gelip ülkelerinde yaşanan haksızlıkları, uluslararası kamuoyuna duyurmak için dernekler kurdular. Ve mağduriyetlerini en sonunda Garzon aracılığıyla dile getirip yaşanan felaketlerden sorumlu olan suçluların adaletle yüzleşmesini sağladılar.

S.A Garzon hayli eski bir vaka olan Franko rejimi suçlularını yargılama sürecini neden şimdi başlattı?

David Bondia Garcia- Bu süreç yine İspanya´da Franko döneminde işkenceye uğramış, öldürülmüş ve ortadan kaybolmuş insanların ailelerinin, akademisyenlerin insan hakları aktivistlerinin bir araya gelip oluşturduğu tarihi bellek vakıflarının yılmadan İspanya halkının yakın tarihiyle yüzleşmesi için yürüttükleri çalışmalar sayesinde başladı. Tarihi bellek vakıfları, kaybolan, işkenceye uğrayıp öldürülenlerin izini sürmenin tek yolunun İspanya İç Savaşı’nda ve Franko’nun diktatörlüğü döneminde işlenen suçların gün yüzüne çıkarılması ve hala yaşayan suçluların yargılanması sayesinde gerçekleşeceğini bildiği için Garzon´la irtibat kurdu. Bu vakıfların birçok kez İspanyol Mahkemelerine mağduriyetlerini belirtip dava açma talebinde bulundukları biliniyordu. Fakat Garzon bu davaya el atana kadar uzun süre İspanyol mahkemeleri bu talepleri geri çevirmeye devam etti. Pinochet ve Schilingo davalarının İspanya’da açılmış olması İspanyol tarihi bellek vakıflarını ve Franko rejimi mağdurlarını bir kez daha harekete geçirdi. Bu vakıflar başka ülkelerdeki kanlı diktatörler ve suçluların İspanya´da yargılanabiliyor oluşunu örnek göstererek, İspanya´nın kendi tarihindeki diktatörlük rejimiyle yüzleşmesini talep ettiler. Garzon İspanyol Mahkemelerinin çifte standartla hareket ettiğini kanıtlamış oldu. Latin Amerika’daki diktatörlükler sırasında işlenen suçlara karşı gösterilen tepkinin, Franko rejimi söz konusu olunca gösterilmediğine dikkat çekti. Ve sonuç olarak tarihi bellek vakıflarının suçluların yargılanmasıyla ilgili taleplerini inceleyip davayı açtı.

S.A Peki nasıl olur da bu dava Pinochet ve Scilingo davasından sonra açılabilir? Bir ülkenin önce kendi tarihinden sorumlu olup kendi askeri rejiminde işlenen suçları yargılaması gerekmez mi? Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

David Bondia Garcia-Çünkü İspanya her zaman askeri rejimden demokrasiye gayet sorunsuz, mükemmel bir şekilde geçtiğini iddia etti. Bundan dolayı hep övünç duydu. Geçiş süreci, geçmişin üzerini örterek gerçekleşti. İspanya iç savaşında yaşananların incelenmesi her zaman ertelendi ve geçiş süresinde de görmezden gelinmeye devam edildi. . Büyük bir sessizlikle yaşanan haksızlıklar kabul edildi. Bu yüzden sözde o "mükemmel " geçiş oldu.

S.A. - Garzon´un tarihi bellek vakıflarının talepleriyle davayı açması İspanya´da neleri değiştirdi? Garzon´u destekleyenler ve yine karşı çıkanlar kimler oldu?


David Bondia Garcia- Tarihi bellek vakıflarından Garzon´a büyük bir destek geldi. Birçok milliyetçi sağcı grup da Garzon´a karşı bir kampanya başlattı. Fakat bence gelen destekler Garzon’un şahsından çok İspanya iç savaşında faşistlerin işlediği korkunç suçların ve yine Franko´nun diktatörlüğü sırasında işlenen cinayetlerin işkence dosyalarının açığa çıkarılmasına yönelikti ve kısa zamanda bu destek artarak yeni bir hareketi başlattı. İspanya halkı ilk defa kendi geçmişiyle yüzleşmeye başladı.

S.A- Franko´nun diktatörlüğü sırasında hayatını kaybeden veyahut kaçırılan ve bir daha haber alınamayan insanların ailelerinin bu davaya yönelik beklentileri nedir?

David Bondia Garcia - Ailelerinin başına ne geldiğini bilmek, bu hakkin onlara sağlandığını görmek, işkenceye uğrayan kaçırılan, öldürülen veyahut bir daha hiç haber alınamayan babalarının, annelerinin neden öldürüldüklerini, nerde olduklarını bulmak. Beklentileri bu!

S.A. Peki, yaşananların çok uzun zaman önce oluşu davanın incelenebilmesini zorlaştırmıyor mu?

David Bondia Garcia – Evet bazı suçların açığa çıkması zor olabilir fakat 1960’larda ve 1970’lerin başında işlenen suçlardan sorumlu olan bazı askerler, polisler bugün hala yaşıyorlar ve onların ifadeleri bu dava için bir hayli önem arz ediyor.

S.A Adolfo Scilingo, Arjantin cuntası sırasında işlediği suçları bir TV kanalına itiraf etti. İspanya’da Franko döneminde yaşananlarla ilgili hiç böyle bir itiraf skandalı yaşandı mı?

David Bondia Garcia: Hayır, şimdiye kadar hiç kimse böyle bir itirafta bulunmadı. Belki yayınlanmamış günlükler olabilir, bu konuda bir fikrim yok. Mesela bugün İspanya parlamentosunda Franko rejimi sırasında son idam kararlarında imzası bulunan siyasetçilerden biri seksen yaşında senatoda görev yapmayı sürdürüyor ve kimse onu yargılamak için bir şey yapmıyor.

S.A Peki siz bir hukukçu olarak Franko diktatörlüğü sırasında yaşananları nasıl tanımlarsınız?

David Bondia Garcia: Franko döneminde işlenen suçlar direkt olarak insan hakları ihlalleri olarak tanımlanabilir. İspanyol halkı, İspanyol İç Savaşıyla, İkinci Dünya Savaşı’ndan ya da Latin Amerika Diktatörlülerinden çok daha önce insanların zorla kaçırılması, kaybolması ve işkenceye uğraması gibi ciddi suçların işlenmesine tanıklık etmek zorunda kaldı. İç savaştan sonra Franko’nun başa geçmesi, işlenen suçlara karşı uzun süren sessizliği beraberinde getirdi ve dünyada da sanki bu suçlar ilk olarak dünya savaşıyla başlıyormuş izlenimini yarattı. Şimdi iç savaşta ve ayrıca 1939’dan 1975’e kadar süren Franko’nun diktatörlüğü sırasında ölen, kaybolan insanların torunları, torunlarının torunları, İspanya halkının ilk defa tarihinin en kanlı dönemiyle yüzleşmesini sağlayacak.

S.A: Arjantin’de Plaza De Mayo Anneleri, insan hakları örgütleri ve halkın çoğunluğu Videla diktatörlüğü döneminde yaşananların demokrasiye geçiş sonrası unutulmaması için çok büyük bir çaba sarf etti. Arjantin toplumu yaşananlarla yüzleşmeyi tercih ederken İspanya’ya baktığımızda Franko dönemi sonrası demokrasiye geçiş sırasında diktatörlük sırasında yaşanılanların gündeme getirilmediğini görüyoruz. Sizce İspanyol toplumunun Arjantin örneğinde olduğu gibi demokrasiye geçiş sırasında geçmişiyle yüzleşmesini engelleyen neydi?

David Bondia Garcia: Dediğiniz doğru, İspanya’da birçok insan kaybolan, öldürülen ailelerine ne olduğunu merak etti. Toplum, Bellek Vakıfları aracılığıyla devlete baskı uyguladı. Fakat geçmişle yüzleşmek için asla Arjantin’deki Plaza De Mayo Anneleri hareketi gibi büyük bir hareket düzenlenmedi. Ayrıca demokrasiye geçiş süresinde devlet, geçişin ancak geçmişi kurcalamadan tertemiz bir sayfayla başlayabileceğini iddia etti. Bu büyük bir hataydı. İspanya’nın demokrasiye geçiş sürecini tamamlaması için geçmişiyle yüzleşmesi, insan haklarını ihlal eden suçluları yargılaması şarttı.

S.A: Garzon’un İspanya Anayasa Mahkemesindeki görevine son verilmesi sonrası uğraştığı şeyler hakkında bize biraz bilgi verir misiniz?

David Bondia Garcia: Şu an Uluslararası Adalet Divanı Başsavcısı Morena Ocampo’yla birlikte Kolombiya’da Salvador Uribe başkanlığı döneminde işlenen insan hakları ihlallerini inceliyor. Bu ihlaller, Kolombiya ordusunun ve paramiliter güçlerin, yerlilerin ve sendikaların işkenceye uğraması ve öldürülmesini içeriyor.

S.A: Peki sizce Garzon’un açtığı bu davalar devletlerin uluslararası insan hakları komisyonuna karşı olan sorumluluklarının daha çok bilincine varmalarını sağladı mı?

David Bondia Garcia: Evet ben daha çok bilincinde olduklarını düşünüyorum. Mesela daha önce bir diktatör elini kolunu sallayarak yurtdışına çıkabilirdi. Şimdi insan hakları gönüllüleri, Garzon ve onun gibi savcıların varlığı sayesinde bu diktatörler eskisi gibi rahat hareket edemiyorlar. Bugün İngiltere’de insan hakları aktivistlerinin sayesinde Donald Rumsfeld’e karşı açılmış bir dava mevcut. Mesela Bush’a bakalım, görevi sona erdiğinden sadece deprem sonrası Haiti’ye gitmiş olması sizce düşündürücü değil mi?

S.A: İspanya’ya geri dönecek olursak Garzon’un Franko döneminde işlenen suçları incelemek için açtığı dava engellenirse sizce ne olur?

David Bondia Garcia: İspanyol hükümeti İspanya’nın geçmişiyle yüzleşmesinden ve konuyla ilgili araştırmaların yürütülmesinden sorumlu. Bir millet geçmişini tanımazsa, incelemezse kimliğini yitirir. Mesela bu konuda İspanya Devlet Başkanı Zapatero’nun tarihin kendi yargılamasını gerçekleştirdiğini söylemesi kanımca son derece talihsiz bir açıklamaydı. Tarih böyle bir yargılama yapamaz sadece yaşanılanları anlatabilir. Yargıyı ancak hukuk yoluyla sağlayabiliriz. Bu yüzden İspanyol İç Savaşı’nda ve Franko döneminde işlenen suçların açığa çıkartılması uluslararası insan hakları normlarının İspanya mahkemelerinde uygulanmasının, İspanya’daki demokrasinin sağlamlaştırılması adına şart olduğunu düşünüyorum.

S.A : Son olarak sizin de bildiğiniz gibi halen birçok ülke geçmişlerinde kanlı lekeler bırakan darbe rejimleri sırasında işlenen suçları ve suçluları yargılamayı reddediyor. Sizce Garzon’un Arjantin ve Şili darbeleriyle ilgili açtığı davalar ve şimdi Franko davası bu ülkelerin kendi darbecilerini yargılamasında etkili olabilir mi?

David Bondia Garcia: Ben hala bir umut olduğunu düşünüyorum ve bu ülkelerde insan haklarını ihlal eden darbecilerin yargılanabileceğine inanıyorum. Şu an demokrasiyle yönetilen ama geçmişiyle yüzleşemeyen birçok ülke var. Bu ülkelerin geçmişlerinde işlenen suçlara karşı sessiz kalarak, araştırılmasını teşvik etmeyerek büyük bir suç işlediklerine inanıyorum. Şu bir gerçek ki bu ülkelerdeki demokrasiler ancak ve ancak darbeler sırasında sivillerin öldürülmesinden, kaçırılmasından ve işkence görmesinde sorumlu olan suçluların yargılanması yoluyla sağlamlaştırılabilir.

*Bu soylesi ilk Birgun gazetesinde daha sonra da BaskaHaber´de yayinlanmistir

turkish kurdish conflict a proposal sample prepared for multitrack diplomacy and transformation of conflicts seminar

Sena Akalin
On Behalf of
DIYARBAKIR BAR ASSOCIATION
Local Partners (In Association With)
Diyarbakir Newspaper
Diyarbakir Kurdish Institute
Diyarbakir Business Womenʼs Association
Dilce University Department of Sociology
Bogazici University Political Science Department
Sabanci University Conflict Analysis and Resolution Program
Municipality of Van
Municipality of Dersim
Municipality of Siirt
Independent Industrialists and Businessmen Association MUSIAD
Democratic Free Womenʼs Movement (DOKH) Turkey
HUMAN Rights Foundation of Turkey
Peace and Democracy Party (BDP)
Human Rights Associations Diyarbakir Branch
Istanbul Kurdish Institute
Republican Peopleʼs Party (CHP) Diyarbakir Branch
Justice and Development Party Diyarbakir Branch
Association of Businessmen of Organized Industrial Zone of Diyarbakir (DOSIAD)
The Association of Human Rights and Solidarity for Oppressed People ( MAZLUMDER)
Prepared for
TESEV - Turkish Economic and Social Studies Foundation
January 15, 2011
SUMMARY
Since the foundation of the Turkish Republic in 1923, policies of assimilation were
implemented against Kurds and other minorities.1 A national identity was created which ignored
differences in ethnicity, religion, language, and belief. It was at first believed that assimilation would effectively ‘solve’ Turkeys Kurdish issue; when this didn’t work, the problem was perceived as a problem of terror, once again ignoring the economic, social, cultural, and identity dimensions.2 This continuous false diagnosis of the Kurdish issue has resulted in an increasing number of human rights violations in Turkey and has revealed the issue to the international community.
Several key points have been highlighted for the implementation of a second-track solution;
a. The definition of citizenship in Turkey, which should give more importance to avoid
discriminatory criteria emerging from religious, ethnic, and class differences. By starting a
discussion about the definition of citizenship we aim to speed up the process of finding
alternative ways to construct a new citizenship form which would embrace every religion
and ethnicity living in Turkey.
b. The existing difficulties resulting from language policies still hinders the Kurdish
population from freely expressing themselves. Therefore throughout the negotiations
between the Kurdish interest groups, academics, Kurdish civilians living in Southeastern
region and government institutions we would try to construct a political will that would
seek the most effective solution to eliminate linguistic discrimination.
c. We would also like to contribute the economic and social development of Southeastern
Anatolia. We believe that its crucial to initiate a debate between state institution officials,
Kurdish institutes, intellectuals, the business community, and human rights movements to
find viable solutions to unemployment, lack of investment which causes a stagnation of
the local economy, lowering living conditions of Kurdish population in the region and at
the same time generate the violence and polarization.
d. The distortion and corruption of power in unitary states and discussion of alternative
solutions such decentralization of power and strengthening the municipalities would be the
last theme that this second track initiative would focus on. Today although there is a
current discussion on this topic by gathering different opinions we would like to accelerate
the process of finding a functional solution to the lack of local representation problem.

In addition to assessing the ongoing Turkish-Kurdish conflict and recommending a second-track initiative, this paper will attempt to bring local organizations and institutions into
the debate, highlighting the pros and cons of such an alternative to determine its overall
feasibility. Finally, the proposal will be presented to the Turkish Economic and Social Studies
Foundation (TESEV), as a possible source of funding or approval in order to implement the
recommended second-track solution.
The Turkish-Kurdish conflict traces its roots back to the dissolution of the Ottoman
Empire. During World War I, Kurds supported the Ottoman cause and fought with the Turkish
Army against the Allied powers. During the establishment of the Turkish Republic, Kurdish
landlords in charge of vast amounts of land in Southeastern Anatolia came into an agreement
with the Turkish government to be included into Turkish territories. Since the very beginning, the
underrepresentation and denial of the Kurdish identity made it impossible for Kurds living under
Turkish rule to be accepted as a different ethnicity. Kurdish politicians elected to represent their
community suffered from severe effects of assimilation and discrimination policies of different
Turkish governments. In order to have a neutral public sphere which would recognize and embrace all kinds of different ethnicities and cultures, Kurdish and Turkish intellectuals tried repeatedly to seek alternative peaceful ways to cease the polarization and the ongoing war
between Kurdish extremists (PKK Kurdistan Workers Party) and Turkish Army. The ongoing war between PKK guerrillas and the Turkish State started in the early 1980s for several reasons,
most importantly the oppression of Kurdish ethnicity. Due to the limited existence of state
institutions in Southeastern Anatolia, the feudalist customs strengthened and caused Kurdish
population to suffer from bad living conditions, lack of education and social security. After the
capture of PKK leader Abdullah Ocalan the number of violent clashes decreased and expedited
the process of talks of peace during the last years. However, the demonstrations and attacks
which caused the death of many people and also the banning four different Kurdish political
parties within 20 years clearly demonstrates the gravity of the Kurdish conflict. As former
Turkish Foreign Minister Ilter Turkmen eloquently explains the Kurdish problem is Turkey’s
“biggest failure.”
Today the parties involved in the conflict are represented as Turkish government and
PKK, however when looked in a wider perspective, the number of stakeholders and interest
groups involved in the conflict are more. There is a common misconception that all Kurdish
people living under the Turkish state sympathize with PKK’s (Kurdish Working Party) causes
and share their ideology, values, and demands. Today unlike PKK, Kurds living in Southeastern
Anatolia region are not necessarily looking for an independent Kurdish state. During the local
elections in 1999, Diyarbakir, the city with the biggest Kurdish population, gave its majority of
the votes to Democratic Society Party (65.43% DTP, Turkey’s main Kurdish political party) and
Justice and Development Party (31.57% AKP) This important detail shows us that the majority
of the Kurds find the idea of separation and formation of an independent Kurdish state in
Southeastern Anatolia region undesirable.

The different Kurdish interest groups currently trying to represent the Kurdish community generally articulate their demands in peaceful ways. But as mentioned before, the banning of major Kurdish political parties causes a great harm to continue peaceful means of negotiation. On the other hand, sometimes conflicting interests of important figures in opposing parties such as Turkish army, nationalist movement party, republican people’s party, and PKK makes it very difficult to achieve a common ground. At the risk of being banned, Kurdish activists and politicians continue attempts to form political parties to differentiate their demands from PKK and to articulate their demands in legal terms. The last party to be banned, DTP (Democratic Society Party), continued their efforts to express their willingness to cooperate with other Turkish political parties, Kurdish local groups from Southeastern Anatolia and human rights activists until they were finally banned by the Constitutional Court on December 11 2009.4
In order to fully understand the demands of each stakeholder, it is crucial to analyze the
alliances established between Kurdish intellectual groups (i.e. Istanbul Kurdish Institute),
political science departments of major Southeastern Anatolian universities (i.e. Dicle University,
Hakkari University), municipalities of major cities in the same region as Diyarbakir, Siirt and
Van. Furthermore, the ongoing activities of progressive professionals such as lawyers,
industrialists, women associations and entrepreneurs of Southeastern Anatolia continue paving
the way for possible solutions to the Turkish - Kurdish conflict. All these groups listed above
first of all seek to have a more stable and peaceful Southeastern Anatolian region. By peace they
mean the end of the ongoing violent conflict between the separatists PKK guerrillas and Turkish
army. In order to differentiate their demands from PKK separatists motivations, groups representing Kurdish minority such as Peace and Democracy Party keep emphasizing the issue
of recognition of Kurdish identity and its language by Turkish state. The second important
demand of these groups is the strengthening the local representation. In order to achieve this
goal, they keep organizing panels, debates, publishing articles that demonstrate the lack of local representation due to the negatives effects of unitary state model.
From its establishment, the Turkish elite and members of first official ruling party CHP
favored the unitary state model in order to stop any kind of separatist movements in different
parts of state territories. Therefore any kind of structural change in state model would be
considered very radical by Turkish ultra-nationalist fractions and Turkish army. As expected the
agenda of ultra-nationalists differs a lot from the interest groups that are representing the Kurdish minority. First of all radical fractions of nationalist movement party and peoples republic party .feverishly oppose any change to the unitary state model. They argue that a federal Turkish state with strong local governments would lead to separatists movements and a bloody dissolution process. It would not be wrong to state that agenda setting of Turkish ultra-nationalists fractions and interest groups very much related to the demands of Kurdish groups. Imposition of one language for Turkish nationalists became one of the most crucial issues in recent years. In order to run a counter agenda Turkish ultra-nationalists with the support of key figures in mass media continuing to prepare campaigns that praise the uniqueness of the Turkish identity and how it should be protected from the influences of minorities.
Unlike academics, local business associations, human rights groups, spoilers like ultranationalists groups and radical PKK supporters are very much focused on expanding their
activities to destroy the efforts of parties on both sides who try to achieve a common ground in
negotiations. From early 2008 onwards, the Turkish government started the process of “Kurdish
Initiative.” On January 1, 2009, after the approval of parliament, the launch of the only Kurdish
language TV channel (TRT-6) by the state-owned Turkish Radio and Television, showed the
good-will of the ruling party AKP to start a new initiative aimed at ending the continuing cultural
oppression of Kurds. Opposition parties such as CHP (Republican People’s Party) and MHP
(Nationalist Action Part) for the first time approached this new process in a very positive way,
only becoming critical when AKP shared its new plan about the negotiation of the peaceful
surrender of 30 PKK members and 4 children on October 21 2009.
During the peaceful surrender, DTP prepared a massive reception rally in Diyarbakir, in this very symbolic ceremony, 30 former PKK member took out their mountain gear and wore
civilian clothes as a way of conveying their intention to lay down their arms and integrate into to the society. Careful legal and security operatives also followed their strict orders verbatim: they welcomed the PKK members without arresting them and took them to a lodging facility, where a ‘mobile court’ could walk them through the surrendering process.5
On the one hand, this rally set a good example to other PKK members in the mountains;
they could surrender peacefully, and they could be received well, and unharmed. But from the
Turks’ perspective the rally included almost everything Turks had stood against and considered
‘alarming’. Abdullah Öcalan (PKK’s founder and the former leader) posters, fireworks, flying of
the Kurdish flag and singing of the Kurdish anthem, were all more than enough to infuriate the
Turks who read about and watched this event from TV and newspaper sources that also played
their part in amplifying all negative aspects of the situation.
While the Turks had expected PKK members to disarm and surrender to the authorities as
a show of regret and remorse, the DTP had reframed the entire debacle as ‘the proof that the
Kurds have won’ and their decades’-old demands were finally accepted by the Turkish state. As
H Akin Unver explains, this event halts the promising Kurdish initiative of the ruling party. The
general perception of Turkish society towards a possible solution in Turkish - Kurdish conflict is deteriorated due to the feverish campaign of Turkish ultra-nationalists to represent the plan of peaceful surrounding and the whole “Kurdish Initiative” as a humiliation for Turkish identity.
The attempt to start a peaceful negotiation process was finally blocked by extremists in
both parties and with the massive propaganda that once again misinterpreted the Kurdish
intentions and showed the whole Kurdish population as a potential threat to Turkish society.
After this ineffectual attempt to resolve the Turkish - Kurdish conflict, the ban of Democratic
Society Party (DTP, Kurdish party) in the end of 2009 halted the process of peace between the
conflicting groups.
Non-governmental organizations, human rights activists, business men and women
associations of Southeastern Anatolia, educators, Kurdish institutes, local and some other big
newspapers such as Radikal, and also intellectuals from both sides kept trying to find alternative ways to put an end to the armed conflict that has been going on for 15 years between PKK and Turkish state which took a toll of more than 37,000 lives and cost more than 200 billion US dollars.The panels and peace campaigns such as the 7th International Conference which was
held in Brussels, ‘EU, Turkey and the Kurds” “The Road to Peace - Facing the Challenge 9 (17th
- 18th November 2010), a peace campaign: “Looking for five-hundred thousand radicals who
would say yes to Stop fighting start negotiating” (Savasma Konus diyen 500 bin Radikal
Araniyor)10 that has been started by one of the major newspapers of Turkey, Radikal, can be seen
as solid examples of attempting to achieving peace through second-track negotiations.
FUTURE SCENARIOS
In todays circumstances, the plausible alternative future scenarios vary due to the actions
and decisions taken by important figures on both Turkish and Kurdish sides. In our opinion there
are four alternative scenarios which might take place in Turkish - Kurdish conflict in the short
run.

BEST SCENARIO

The possibility to move towards a steady and ambitious peaceful process is very little at the
moment. In order to accomplish this scenario, the ruling party AKP would have to give a new
start to the “Kurdish Initiative “ and begin official negotiations not only with the recently banned
Kurdish party DTP, but also with the founder and former leader of PKK Abdullah Ocalan who
has been kept in a private island prison in Imrali. After the official negotiations between Turkish
government and the leading figures in DTP and Ocalan, both sides might come up with a durable
solution which would first end the ongoing war between Turkish army and PKK and accelerate
the return of guerrillas from the mountains and their integration with society. Later on a possible
in depth analysis of the unsolved economical and social problems of the Southeastern Anatolia
region may lead the leaders of the both groups to start on considering to work on the application
of a more functional state model which would strengthen the role of local representation and
neutralize the public space by giving equal cultural rights to every minority group. As it
mentioned above the possibility to achieve this scenario is very low. Because currently the
spoilers such as Turkish ultra-nationalists and PKK guerillas trying to keep the level of tension
very high. This prevents the moderates from both sides from solving the conflict.
WORST CASE SCENARIO
Today, peace spoilers continue to block any kind of alternative peaceful way to solve the
Turkish-Kurdish conflict. These attempts often reach a level in which moderate parties from both
sides are not capable of preventing the escalation of the conflict. In a situation like this, Kurdish
guerrilla movement PKK can apply a new strategy which would persuade the young Kurdish
generations to radicalize and join the separatist movement. In a situation like this the reaction
coming from the Turkish army would be as strong and as brutal as the agitator. This would
further polarize the conflict and nullify concrete positive steps taken so far with great efforts. In
addition to this , during times of high conflict , society would be further terrorized, especially
the Kurdish minority which does not affiliate with PKK, who would lose their credibility to
negotiate by democratic means. Due to the high level of conflict, the response of the
international community towards the death toll would be disastrous for Turkey’s long attempt to
recover its deteriorated image since its invasion of Cyprus in 1974 and the so-called Armenian
Genocide. This would also harm the process of integration into European Union.
BUSINESS AS USUAL
This scenario is similar to current situation, in that the moderate groups of both sides are
stalled due to the constant spoiling attempts of radicals of both sides. Negotiations through
official means are constantly blocked by ultra-nationalist propaganda. Due to constant pressure
coming from opposition parties, the ruling party is not capable of finding a common ground
which would please both Kurdish minority and Turkish nationalists. The slowness of the official
process and societal pessimism would decrease the expectations to reach a favorable agreement
7
in the short-run. However, this would not stop the activities of grass-root organizations
representing both Kurdish and Turkish sides in favor of peace, another slow process.
SECOND- TRACK SCENARIO
In addition to the previously mentioned scenarios there are “ second track” scenarios which
rely on a different approaches . Sustainable peace can only come from a long process of
negotiations between the people who actually suffer from the severe consequences of the
conflict. In a situation like this these people would gather together to form grass root
organizations to articulate their demands and foster a peaceful negotiation process. Business
associations, academics, human right activists, women’s rights groups, and independent media
currently working to strengthen the socioeconomic conditions of Southeastern Anatolia can
foster an alternative roadmap towards sustainable peace.
Of the scenarios mentioned above, the most preferred overall outcomes for both parties
are the best-case scenario and second-track scenario. These scenarios would provide equal rights
and representation to Kurds and mitigate the influence of PKK, allowing thousands of guerrillas
to integrate peacefully into society. Furthermore once the parties would resolve the conflict, the
Turkish government would have a chance to benefit from a more desirable socioeconomic
condition in Southeastern Anatolia and also accelerate the European Union integration process,
recovering from its tarnished human rights record.
On the other hand, the best overall outcome for each party without official negotiations
(i.e. dialogue between the Kurdish party DTP, PKK, Turkish government, and leading generals of
Turkish Army) would come from the gathering of grass-roots organizations, small local business
associations, independent media, educators and human right activists. Although their power is
less then that of the official groups, they are more effective in articulating the needs of the local
population and capable of gathering different opinions to reach a consensus.
PROPOSED SECOND TRACK INITIATIVE
The purpose of a second-track initiative is to foster an alternative peaceful negotiation
process. With the following conference proposal, our organization, the Diyarbakir Bar
Association, aims to bring together leaders of regional industrial groups, businessmen, local and
international independent media actors, human rights organizations, conflict resolution experts,
well-informed academics, religious figures, local representatives of leading political parties, and
municipalities of major cities in Southeastern Anatolia. In bringing these different groups
together we aim to reach a consensus on an alternative roadmap which would;
1) Discuss and reevaluate the extension of the definition of citizenship in current Turkish
constitution in order to neutralize the public sphere. This will be done in consultation with
Human Rights Foundation of Turkey, Human Rights Association Diyarbakir Branch, the
Association of Human Rights and Solidarity for Oppressed People (MAZLUM-DER).
2)Work on an education plan consisting of the involvement of Kurdish language and literature as
an elective course in schools and bring Kurdish language professors together with the leading
university staff in Southeastern Anatolia to organize and implement in-depth education plans,
organize a campaign with the help of independent media sources such as Diyarbakir
Newspaper to increase pressure on parliament to implement this plan.
3)A long-term socioeconomic model to address the needs of the regional population, through the
involvement of independent industrial groups (i.e. Independent Industrialists and Businessmen
Association MUSIAD, Diyarbakir Business Women’s Association, Association of
Businessmen of Organized Industrial Zone of Diyarbakir (DOSIAD), and regional
municipalities (i.e. Municipalities of Dersim, Diyarbakir, Siirt, and Van). Preparing workshops in order to discuss an alternative solutions that have been occurring due
to the power distortion and corruption in the unitary state model. Bringing the representative
of ruling party (AKP) and two other important parties local representatives (i.e. CHP and
MHP) municipalities of four major cities in the Southeastern Anatolia (i.e. Dersim, Diyarbakir,
Siirt, and Van) and political science department staff of local and other public and private
universities (i.e. Dicle, Hakkari, Bogazici, Sabanci Universities) to discuss alternative ways to
increase the effectiveness of local representation.
The Diyarbakir Bar Association with the support of Turkish Economic and Social Studies
Foundation is willing to bring together all these groups that has been mentioned above to discuss
these four major issues. Although all organizations and associations are welcomed to participate
in debates on every issue. the full participation of the leaders of human rights groups (i.e
Diyarbakir Bar Association, Human Rights Foundation of Turkey, Human Rights Association
Diyarbakir Branch, the Association of Human Rights and Solidarity for Oppressed People
(MAZLUM-DER) is crucial in the debates of extension of the definition of citizenship in Turkish
constitution. Independent industrial organizations, regional business men and women
associations and municipalities of major Southeastern Anatolia would be the leading figures to
discuss a sustainable socioeconomic model to bring prosperity to the region and raise the living
standards of the Kurdish minority. Institutions specialized in education such as Istanbul Kurdish
Institution, Dicle, Hakkari Universities and independent media actors such as Diyarbakir
Newspaper, would participate the debates on language discrimination and promotion of learning
kurdish language in schools. Conflict Analysis and Resolution Program of Sabanci University
would also participate in the workshops which local municipalities and major party
representatives would discuss alternative solutions to power distortion and corruption in unitary
state models in order to facilitate to reach a consensus.
During the conference, our organization, the Diyarbakir Bar Association would ask all
parties to express their expectations from the roadmap that would be created in the the
conference in order to reach a realistic solution. In addition to this we would ask each
organization to address their concerns about the conflict and explain specifically the role of their
organization and how their organizations or associations are effected by the Turkish- Kurdish
conflict.
In addition to the conference, specific activities and workshops would be organized to
bring the listed parties further together; including retreats and empathy workshops. However, in
our scenario conflict-resolution workshops are not necessarily required because the parties
concerned are moderate and peace-seeking. The conference and workshops would address the
issue of Kurdish integration and representation within Turkey, rather than confront extremists of
both sides.
One of the expected outcomes of the proposed conference would be the creation of a new
development program called Southeast Anatolian Economic Sustainability Program, which
would be formed by experts seeking ways to increase the prosperity in the Southeastern Anatolia
region. In order to accomplish a functioning long run socioeconomic model in the region, every
year Turkey’s leading economists and statistic experts would be invited to evaluate the progress
that has been achieved. In addition to this, we also aim to form a educational institution which
would specialize in promotion of Kurdish language education activities which would increase
cultural awareness; named Kurdish Language Institute. Furthermore, a regulatory commission
would be created to oversee and evaluate all aspects of this second-track solution; the Southeast
Anatolian Turkish - Kurdish Policy Institute.
By drafting the legal documents to create these organizations, the Diyarbakir Bar
Association would be a critical part of the second-track process. Furthermore we would bring
four major municipalities of Southeastern Anatolia region to document the needs and demands of
Kurdish population and address it to Turkish Parliament. By the end of the conference we aim to
publish a report which would explain the roadmap to reach our four major goals that have been
mentioned. We expect the Turkish Economic and Social Studies Foundation to whom we address
our conference proposal, to financially support us to continue our annual conferences to improve
regional relations between moderate Kurds and Turks.
The creation of the Southeast Anatolian Turkish - Kurdish Policy Institute, Southeast
Anatolian Economic Sustainability Program, and the Kurdish Language Institute, would be a
desirable outcome of the proposed second-track solution. Currently no plans exist to create these
organizations through official processes. To promote these institutions and publicize the
outcomes of our conference we must work together with the independent media.

REFERENCES
Beriker N 2009, 'Kurt Meselesi ve Uyusmazlik Cozumu ( Conflict Resolution) Yaklasimi',
Sabanci University Conflict Analysis Program, Washington, .
Celik, A B. Role of the European Institutions on the Resolution of Kurdish Conflict, Sabanci
University .
Erbey, M 2009, HUMAN RIGHTS,THE KURDISH ISSUE AND TURKEY [online], Human
Rights Association, Available from: http://www.ihd.org.tr/english/index.php?
option=com_content&view=article&id=675:human-rightsthe-kurdish-issue-andturkey&
catid=17:special-reports&Itemid=37 [Accessed: 10.1.2011].
Unver, H. A. 2010, 'Turkey's 'Kurdish initiative': What went wrong? (Or did it?)', Turkish Policy
Center, Washington, .
Human Rights Watch 2009, Turkey: Kurdish Party Banned [online], Available from: http://
www.hrw.org/en/news/2009/12/11/turkey-kurdish-party-banned [Accessed: 15.1.2011].
11

12/02/2010

Ayda 130 euroya kandirilmaya calisilan bir halk


Universite´nin son senesinde Uluslarasi Hukuk dersi icin Bati Sahra´yla ilgili bir odev hazirlamam gerekiyordu. Konuyu hoca secmisti ve hic bir fikrim olmadan butun bir gunumu kutuphanede gecirip,Fas, Ispanya, Polisario ve Moritanya arasinda bir turlu paylasilamayan bu bolgede olan biteni arastirmistim. Konuyla ilgili onlarca Birlesmis Milletler onergesi okuyup ozet cikarttigimi fakat odevi bitirip sunduktan sonra bile kendi kendime peki ben ne anladim sorusuna bir turlu duzgun bir cevap bulamadigimi hatirliyorum. Gecen kasim ayinin ilk haftasindan beri El Aaiún kentinin 15 km dogusunda kalan Gadaym Izlk te 6.5000 cadir kuran 10.000 Bati Sahra´linin ne istedigini anlamak icin yapilacak en son sey son otuz senedir onaylanan birlesmis milletler onergelerine bakmak olmali. Ve yine sorunu daha iyi degerlendirmek icin karmasik kisa tarih ozetlerinin ne ise yaradigini ben kendim anlamadigim icin direk sekiz kasimda Fas guvenlik guclerinin kamplarda uyguladigi ve bir cok insanin yaralanmasina ve iki kisinin olumune neden olan siddetin sebebi uzerinde durmak istiyorum.

Bugun uluslarasi kamuoyunun sadece bir kac olum veyahut aclik grevi soz konusu oldugunda aklina gelen Bati Sahra sorunu, aslinda hic de dusunuldugu kadar siyasi bir mesele degil. Yaklasik 65 yildir col halkinin kaderinde somurulmek oldugu dusunulurse, bagimsizlik,kendi gelecegini tayin etmek gibi oldukca onurlu haklarin inandiriciligini sorgulamaya baslamalarini garip bulmamak gerek. Sekiz kasim gunu on bin bati sahraliyi bir araya getiren sebebin bu sefer aclik olmasi sadece fas yonetiminin degil birlesmis milletlerin bu bolgede yasayan halk disinda ne varsa onemsedigini ama konu halkin degil gelecegi, bugunu soz konusu oldugunda hic cekinmeden gosterdikleri ilgisizligin kanitidir bence.Otuz yildir Fas, ilk olarak Polisario´yu (Sahra Bagimsizlik Hareketini) tanimayarak daha sonra olayi cozumsuzluge suruklemek icin Afrika ulkeler birliginden cikip bu ulkelerin Polisarioyu tanimamasi icin uyguladigi baskilari arttirarak ve son olarak bolgedeki halki pasifize edip kendi yanina cekmek icin icin ayda 130 euro yla kandirarak ,Polisario´nun siyasi gucunu kirmaya calisiyor.Ortada asimetrik bir guc savasi oldugunu gormek icin uzman olmak gerekmiyor. Aclik sinirindaki bir halki ayda 130 euroyla siyasi davasindan vazgecirmeye calismak hic de mantiksiz degil. Fakat tamamen basariya ulastigi da soylenemez. Fas hukumetinin biraz daha akilli hareket edip 130 euro nun yeterli bir miktar olmadigini fark etmesi gerekirdi . Bati Sahra halkinn Gadaym Izikte Politario tarafindan girisimleriyle orgutlenmedigi biliniyor ,bu da bize Bati sahra halkinin aclik ve isssizlik mucadelesinin artik Politarionun baslattigi bagimsizlik mucadelesinin onune gectigini gosteriyor. Bolge halkinin bugun en buyuk sorunu hakki olan dogal kaynaklarinin Fas hukumeti tarafindan somurulmesi ve yine Fas hukumetinin yakin zamanda Avrupa birligiyle, bolge sularinda gerceklestirilicek olan balikcilik ticaretiyle ilgili tekrardan gorusmelere baslamasi.

Son olarak bir soruyla bitirmek istiyorum : Sizce, Fas´in neokolonyal projesinin mimarlarindan Fas Dis Isleri Bakani Taieb Fassi Fihrinin, Avrupa birligini,Ispanyol insan haklari aktivisitlerini ve en onemlisi bolgede tarafsiz haber yapabilmekte ne kadar zorlansa da calismalarina yilmadan devam eden Human Rights Watch ekibini Fas´in ic islerine mudaheleyle sucmalasi, bununla yetinmeyip kampta uygulanan siddet sirasinda dokuz fas polisinin hayatini kaybetmesinin, siddetin protestocular tarafindan fasli guvenlik guclerine uyguladiginin kaniti oldugunu belirttigi aciklamasinin, Israil´ hukumetinin son flotilla olaylarindaki argumanlariyla sasirtici derecede benzerlik gosterdigini dusunmem bir delilik mi?

Favelalardaki Guc Degisimi

Bir haftadir El Pais ve Arjantin´deki gazeteler Brezilya ordusunun Rio´daki en onemli uc favelaya girisiyle ilgili haberlerle dolup tasiyor.Brezilyali milletvekillerinin, Rio´da yasayan orta sinifa mensup vatandaslarin gorusleri upuzun makalelerin ortalarina serpistirilip bizlere favelalarda ilk defa iyi bir seyler oluyormus, "duzen" saglaniyormus izlenimi verebilir.Fakat Brezilya hukumetinin tam da 2014 Dunya Futbol Sampiyonasi ve 2016 Olimpiyatlar oncesi gerceklestirdigi bu operasyonlari,doksanlardan beri sehircilik alaninda incelenen yoksul semtlerin, devletlerin mudahelesi sonucu gecirdikleri degisim surecleri cercevesinde degerlendirecek olursak eger, ilk izlenimlerimizin ne kadar yaniltici ve naif kaldigini oldukca kisa bir surede fark edebiliriz.
Hukumetin guya, uyusturucu mafyasinin gucunu tamamen kirma ve favelalarda yasayan 240 bin kisinin guvenligini saglamak amaciyla baslattigi bu operasyonlar bana nedense ilk olarak 2010´da Shangai´da Dunya Fuari oncesi yoksul mahallerde yasayan halkin nasil yer degistirmek zorunda birakildigi, tek katli evlerinin buldozerlerle nasil acimasizca yikildigi ve bunun karsiliginda sus payi olarak dikilen apartmanlardandaki dairelere yerlestirildigini hatirlatti. Su an 420 favela uyusturucu mafyasi tarafindan yonetiliyor.Uyusturucu mafyalarinin favelalardaki halkin yasam mucadelesinde devletin temsil edemedigi gucu temsil ettigi bir gercek fakat Brezilya hukumetinin temmuz ayina kadar Rio polis gucune destek olmak amacli gonderdigi 2000 askerin bu favelelara getirmek istedigi guc neyi temsil edicek ? El Pais´e konusan Rio valisi Cabral´i Lula´nin destegiyle favelalari 2014 yilina kadar Rio nun "yasanilabilir guvenli" semtleri haline getirme projesi icerisinde acaba favelali halkin fikirleri kaygilari ne derece oncelik tasiyacak gercekten merak ediyorum .
Operasyonlar suphesiz Brezilya hukumetin son senelerde ordusuna gosterdigi "ozen" sayesinde (harcanan rakamlari gozden gecirmekte fayda var) puruzsuz ilerleyecektir. Vali Cabral´in hayallerini susleyen o Rio nun Miami´yi andiran semti Barra 2014 te guvenli bir sekilde luks magazalardan alisveris yapan avrupali turistlerle dolup tasicaktir. Fakat bana kalirsa ne yazik ki vali Cabral´in hesap etmedigi bir sey var. O da favelalardaki "temizlik operasyonlari " yuzunden evinden atilan binlerce siyahinin, o sik magazalarinin kapi onlerinde, lokantalarin kaldirimlara koydugu masalarin arasinda caresizlikten ve acliktan sevgili turistlerine korku dolu anlar yasaticak olmasi. Sanirim o zaman da Cabral ve diger turist asiklari baska bir temizlik operasyonu uzerinde calismak icin kollarini sivarlar.

11/18/2010

regarding the pain of others


"For a long time, some people believed that if the horror could be made vivid enough, most people would finally take in the outrageousness, the insanity of war." —Chapter 1, page 14.
Susan Sontag

Her sey cok kisa sure once basladi . Buenos Aires´in en sik semtlerinden birinde bir kafede cama yaslanmis kitap okurken, biri cami durttu ve bana dil cikarti ufak bir cocuk.Avuclarini cama yapistirdi butun vucudu simsiyah avuclarinin ici bembeyaz gulumsedim . Bana geri gulumsemedi uzun uzun bakti sonra sirtindaki mavi cop torbasini alip ilerleyip gitti .Kitabi biraktim oylece durdum kaldim . Butun gun deftere not ettigim seyleri sirasiyla gerceklestirmek icin o kadar cabalamistim kitabi bitiricektim, bir makale yazmam gerekiyordu. Sonra yuruyuse cikicaktim iki litre su icicektim . Eve donucektim camasirhaneye ugrayacaktim arkadaslarimla yemege ve tiyatroya gidicektik hersey gayet olmasi gerektigi gibi guzel gidiyordu . Taa ki o ufak cocuk bana dil cikartip ona gulumsedigimde tekrar gulumsemeden oylece bana bakip sonra da cekip gidene kadar. Bole seyler yasamaktan nefret ediyorum dedim nerden cikti simdi bu cocuk farkinda bile degildir ne yaptiginin cocuk iste dedim . Tabi artik hic gizlemekten bile cekinmedigim her gun okudugum teori kitaplariyla yedigim saglikli guzel yemeklerle izledigim o guzel oyunlar dinledigim o inanilmaz muziklerle gun gectikce daha da bencillestirdigim doyumsuzlastirdigim canavari o dil cikaran cocuk durtunce birden butun huzurum bozulu verdi hic hosuma gitmedi kendi gercekligimdem bir kac dakika bile olsun uzaklasivermek . Midem bulandi neyden acaba? Kendimden mi yoksa cocuktan mi yoksa, benim bu halimi yadirgamayan binlerce benim gibi canavardan mi ?
Aradan bir kac gun gecti ben cok guzel hayatima devam ettim sabahlari erken kalktim derse gittim surekli anneme en yakinlarima yaptigim masterdan ne kadar sikildigimi tatile cikmak istedigimi , yenilik istedigimi ispanyada bir doktora programina kabul edilmek istedigimi turkiyeye donmek icin daha cok erken oldugunu soyleyip durdum . Daha cok tiyatroya gittim daha cok kitap okudum . daha cok liste cikardim. daha cok su ictim daha cok sebze yedim daha cok bankamatige ugradim bankamatige her ugradigimda kapinin onunde duran yasli kadini gormezlikten geldim. Alisveris planlari yaptim bir suru kitap aldim ve sonra bir gun yine tek basima sinemaya giderken uzerine onlarca posetten elbise yapmis yalin ayak yuruyen bir adam tam ben bankamatikten para cekmis sinemaya dogru giderken onumde duru verdi . Ilerlemek icin adim attim korktum cantama sikica sarildim . Direk aklima bundan bir kac ay once calinan bilgisayarim geldi kendimi korumak bir an once kosup gitmek istedim adam onumden cekilmedi bende geriye dogru yurumeye basladim kafami cevirdigimde hala bakiyordu. Sinemaya giderken dusundum neden butun bu insanlar bana bakiyor diye. niye bakiyorlar diye bagirmak istedim . sinemaya gitmek istiyorum huzurlu bi gece gecirip uyumak istiyorum bu insanlarin bakmasi icin ne yapiyorum diye dusundum . sonra tabikide bu da gecip gitti . herseyin bi sureligine beni rahatsiz ediyor olmasi o kadar rahatlatici ki eninde sonunda ne yapiyorsam onu yapmaya devam edicek oldugumu bilmek o insanlara karsi suclu hissetmek zorunda kalmamayi secmek, sadece bir cumleye bakiyor diye dusundum. Bir kac mail attim en yakin arkadaslarima, yasadiklarimi hissettiklerimi anlattim onlar da , ben de ayni fikirdeydik napabilirdik ki napabilirdik yani ? Butun sorumlusu biz degildik butun olanlarin dunya boyle adaletsiz kotu bir yerdi iste ve ben kendimi hirpalamamaliydim ... Sonra dun gece bir arkadasimla yemege ciktik . ben tabagimdakileri bitiremedigimde bana gulup afrikadaki cocuklar ac bitir o etleri dedi . Sonra Turkiye´de de yemegini bitirmediginde direk Afrikadaki cocuklar ac derler mi bu acaba evrensel bir sey mi? diye sordu. Ben de cok gecikmeden yine karsimdaki insandan da kendimden de igrenerek dunyadaki butun orta sinifa mensup insanlarin afrikadaki acligi hatirladiklari tek anin yine yemek yerken oldugunu ona hatirlattim . Sustuk ve yemek yemege devam ettik ...
Ve Bugun
Iki gundur El Pais Haiti´de ki kolera salginini bassayfadan haber yapiyor. Herkes gibi ben de okuyorum birlesmis milletler yardim kuvvetlerinin kolerayi ulkeye getirdigi dusunuluyor halkla birlesmis milletler kuvvetleri arasinda catismalar cikiyor bi suru insan yaralaniyor oluyor bi yandan da insanlar sanki cok amansiz bir hastalikmis gibi sokaklarda koleradan aci cekerek yasamlarini yitiriyorlar. 21. yuzyilda insanlar koleradan oylece oluveriyorlar. Ikinci sayfada sinirtanimayan doktorlar orgutu baskani bir yazi yazmis onu koymuslar. acilen yardima ihtiyaclari oldugunu soyluyor . Daha cok doktor daha cok para daha cok insanin haitililere yardim etmesi gerektigini soyluyor. Bugun sabah kendi sacma sapan mutsuzluklarima dalmis bir sekilde bir kioskodan gazete aldim . Avenida las heras ta arabalar vizir vizir gecerken isiklarin yanmasini beklerken yukarida koydugum fotoyu gordum . Arabalar gecti . Isik yandi. Arabalar bi daha gecti bir daha isik yandi . Bu sefer ne ufak bir cocuk dil cikardi nede posetten kendine kifayet yapmis bir adam onumde durup bana bakti ben sadece yukaridaki fotografa dakikalarca bakakaldim. Icimdeki canavara gelicek olursak...

8/08/2010

DERECHOS HUMANOS EN ISLAM

Empezando de 1980 hasta hoy en día la actualidad, los progresos en el campo de la tecnología y la comunicación nos permiten observar lo que está pasando en los países lejanos. Ahora cada diario local tiene un sección bastante detallada sobre los crímenes cometidos, conflictos y protestas que están cambiando a las sociedades en estos países. Por eso, es cada vez más difícil ignorar y continuar a nuestras vidas sin preocupar o protestar las acciones de los algunos gobiernos de estos países extranjeros que están descuidando a los derechos fundamentales de los humanos. Aunque muchas veces, los activistas de derechos humanos y también los ciudadanos que leen los diarios y simplemente se preocupan por estos crímenes cometidos por los gobiernos de estos países , no pueden lograr de prevenir de cambiar los decisiones de los estados extranjeros, cada vez con ciertas medidas, por ejemplo con las protestas que organizan, sus aclaraciones públicas, llamando más la atención del mundo y facilitan a los organizaciones internacionales de protestar o tomar decisiones que pueden prevenir el aumento de los violaciones de derechos humanos en estos países. Los ciudadanos de estos países muchas veces con el temor que sus gobiernos les dan no pueden protestar ni criticar estos crímenes cometidos por sus propios gobiernos. Hoy en día, cuando analizamos las violaciones de derechos humanos en algunos países que falta democracia, libertad podemos fácilmente darnos cuenta de que las religiones juegan un papel muy importante. Aunque hay muchos otros factores, las religiones tienen un rol muy destacado para los estados de racionalizar sus crímenes.
EL ISLAM
El Islam, como el Cristianismo y el Judaísmo, es una de las más importantes religiones del mundo, con millones de creyentes. Hoy en día hay muchos países que ejercen los derechos islámicos. Jordania, Kuwait, Argelia, Egipto, Siria, Saudí Arabia, Sudan, Irán, Omán y Yemen son algunos de estos países. Aunque cada uno de ellos ejercen los derechos del islam, aplicando derechos basado en diferentes escuelas de Islam. Las escuelas diferencian porque cada país durante su historia construyó diferentes escuelas y tradiciones que interpretan el Corán y los hadices del Profeta. Pero cuando analizamos los países que usan derechos islámicos para dar un orden a la vida cotidiana de sus ciudadanos y también encontrar soluciones a sus problemas, podemos darnos cuenta de que hay muchas similitudes entre las perspectivas de estas tradiciones. Primero, cada de estos países por aplicar los derechos islámicos directamente aceptan la supremacía del derecho divino por sobre los derechos humanos. En el Islam como en el Cristianismo y el Judaísmo Dios es el único poder y su libro, en el caso del Islam se trata del Corán, es el único libro que los creyentes de este religión tienen que leer, actuar y vivir siguiendo sus reglas. Estas reglas, que fueron construidas durante la época de Mohammed, fueron construidas en realidad para ordenar la vida cotidiana de la sociedad árabe durante esa época. En el Islam los cleros siempre hicieron y continúan esforzándose mucho para proteger estas reglas originales. Cuando miramos los condiciones de esta época tal vez estas reglas que son destacadas en el Corán fueran razonables para regular las actividades de los miembros de la sociedad árabe. Pero tener las mismas leyes que no tienen ninguna relevancia en la vida cotidiana de las sociedades modernas, es un problema muy grave en los países que aplican los derechos islámicos. La modernización posibilita a las sociedades ser conscientes de sus derechos básicos y es cada vez más difícil para los estados de estos países prevenir que sus sociedades cuestionen estas leyes, las cuales son muy estrictas y conflictivas en relación a los derechos principales de los humanos. Para evitar que la gente cuestione y también se subleve contra las leyes islámicas, estos estados aumentan cada vez más el nivel de fundamentalismo y amenazan a sus sociedades aplicando diferentes medidas que siempre estabilizan el nivel de temor. Como mencionara con anterioridad el derecho divino como en todas las religiones es absoluto e incuestionable en el Islam y cuando analizamos como éste percibe los derechos universales de los humanos podemos fácilmente encontrar que hay muchos temas conflictivos.. Me parece que los temas sobre la familia precisamente, el rol de las mujeres en la sociedad, el rechazo de algunas libertades de sus libertades son los temas más preocupantes. En muchos países en los que aplican los derechos islámicos, el rol de la mujer en la sociedad es muy inferior al que ellas tienen en las sociedades occidentales. Aun que según el Corán, las mujeres tendrían que ser protegidas y son sagradas, ésto no previene que los interpretadores como los jueces locales que aplican los derechos islámicos no sean coherentes con los derechos humanos. Un ejemplo que ahora el mundo está atestiguando y nos demuestra perfectamente como el derecho del Islam (sharia) continúa aplicando métodos muy antiguos y también viola los derechos humanos es la decisión del gobierno Iraní de condenar a Sakineh Mohammadi Ashtiani, una mujer de 43 años, a morir lapidada tras haber sido declarada culpable por adulterio. Aunque hubo muchas protestas y críticas hacia el gobierno de Irán para que cambie su decisión, éste todavía continúa determinado a condenar a la Señora Ashtiani. La situación de esta mujer no es el único ejemplo que nos demuestra como Sharia no valúa los principales derechos de los humanos. En Arabia Saudita, los hombres pueden casarse con más de una mujer y las mujeres cuando quieren divorciarse no pueden hacerlo porque en los países que aplican la Sharia (el derecho islámico) el matrimonio es sagrado y no es parte de los derechos civiles así que las mujeres tienen que obedecer a sus esposos y aunque sus esposos pueden divorciarlas con sola una palabra, ellas nunca tienen la oportunidad de decidir por si mismas .Otra cosa que me parece que vale la pena mencionar es la mala interpretación del Corán y construir algunas leyes islámicas que no tengan nada que ver ni con el Corán ni con los consejos del Profeta. En la actualidad, en muchos países que aplican los derechos islámicos, las mujeres son responsables por ser violadas. Como explica Daniel Pipes, experto en Medio Oriente: «en la visión islámica…la sexualidad de la mujer se cree que es tan poderosa que constituye un peligro real para la sociedad». Cuando una mujer es violada, el hombre que la viola tendría que ser el culpable y juzgado por su delito, según los derechos humanos. Pero en los países árabes, el hombre es “victima” de la seducción de la mujer. Como muy elocuentemente explica Pipes «los hombres podrían muy bien ser víctimas de las mujeres y abandonar a Dios», dando lugar a desórdenes civiles entre los creyentes. En el pensamiento tradicional, señala Pipes, las mujeres representan una amenaza interna para la sociedad islámica semejante a la externa representada por el infiel. Y también cuando estos delitos ocurren, la sociedad por cuestiones de censura a la prensa, no tiene la posibilidad de protestar y criticar. Entonces es también muy importante mencionar la libertad de expresión en los derechos islámicos. En el articulo “Islam and Human Rights, Defending Universality at the United Nations” escrito por Austin Dacey y Colin Koproske, podemos ver que las constituciones de Iráq y Afganistán, países que aplican los derechos islámicos, conocen la libertad de expresión en una manera muy limitada. Los escritores explican muy claramente como las constituciones de los dos países ponen los derechos islámicos por sobre de los derechos humanos.
“Afghanistan’s constitution (Article 34) states that “Freedom of expression shall be inviolable” and that “Every Afghan shall have the right to express thoughts through speech, writing,illustrations as well as other means.” Article 7 commits the state to the United Nations charter and the Universal Declaration of Human Rights. However, the document is also tied heavily to Islam, written “In the name of God, the Merciful, the Compassionate . . .With firm faith in God Almighty and relying on His lawful mercy, and Believing in the Sacred religion of Islam.” Article 3 states that “In Afghanistan, no law can be contrary to the beliefs and provisions of the sacred religion of Islam. Iraq’s new constitution shares these same characteristics – the clear influence of Western political ideals alongside Islamic stipulations. Beginning with similar religious rhetoric, the Iraqi Constitution goes on to establish that “Islam is the official religion of the State and it is a fundamental source of legislation,” that “No law that contradicts the established provisions of Islam may be established,” and that “This Constitution guarantees the Islamic identity of the majority of the Iraqi people.”

Como Dacy y Koproske mencionan en sus análisis, en las constituciones de los países que aplican derechos islámicos, es muy evidente que los derechos islámicos no reconocen la universalidad de los derechos humanos. Cuando surge algún problema relacionado con esto, los mecanismos de jurisdicción de estos países antes de analizar el caso en términos racionales, tomando los principios de declaración universal de derechos humanos, primero le preguntan a los clérigos sus opiniones según ciertas interpretaciones del Corán y también los dichos del Profeta( Sunna) y si el problema no está específicamente regulado por el Corán o la sunna, se deberá utilizar el método de razonamiento analógico con el fin de ampliar los principios inherentes a la revelación divina para cubrir los nuevos casos. Entonces podemos fácilmente darnos cuenta de que muchas veces por la falta de secularización, los ciudadanos de los países que aplican derechos islámicos no tienen la posibilidad de ser juzgados objetivamente. La opinión de los clérigos muchas veces representa los antiguos valores que no permiten que las sociedades en los países árabes se evolucionen y se adapten a la modernización. Definitivamente yo no argumento que los países árabes que tienen derechos islámicos tendrían que tomar un proceso de occidentalismo. Pero como se encuentra bien explicado en la declaración universal de derechos humanos tendrían que reconocer y proteger las libertades básicas de sus ciudadanos. Y es un gran error cuando algunos campos de la academia occidental limitan y consideran que el ámbito de la protección de los derechos humanos por su origen siempre fue y será parte de la cultura de Occidente y consideran al Islam como una religión y una cultura que nunca fue compatible con los razonamientos que construyen la declaración universal de derechos humanos. En su artículo Manuel Cruz muy brevemente explica, el problema de Occidente de malinterpretar la relación entre los derechos humanos y el Islam:
- Es común en Occidente considerar el reconocimiento de los derechos humanos como un logro exclusivo de la propia cultura. Esta consideración se acompaña, a veces, de acusaciones dirigidas contra el Islam de violar los derechos humanos, acusaciones no siempre debidamente fundadas. Por ejemplo, la ablación del clítoris no es una práctica islámica y, sin embargo, los medios de comunicación occidentales se la reprochan con frecuencia al Islam; la venta de la hija en matrimonio tampoco tiene fundamento alguno en el derecho musulmán, que desde sus orígenes prescribe que la dote la reciba directamente la mujer y no sus padres o parientes según la costumbre preislámica. Se cometen ciertamente abusos entre la población y las comunidades musulmanas; también se cometen en Occidente y, sin embargo, sería injusta atribuir esas conductas al cristianismo. Por eso me parece importante un conocimiento del Islam más riguroso que el que ofrecen los medios de comunicación, cargado de estereotipos y sensacionalismo.
Como Cruz argumenta estos tipos de aclaraciones impiden y hacen muy difícil llegar a un consenso de que los derechos humanos son universales y tendrían que ser aplicados por todos los países del mundo. También excluir y aislar a los países árabes sólo empeoraría el nivel de protección de los derechos humanos. Es urgente y necesario que los países occidentales se junten y destaquen los temas cuestionables y problemáticos que existen dentro de los derechos islámicos que no respetan las libertades fundamentales de sus ciudadanos y empezar un proceso de diálogo con sus contrapartes para mejorar la situación. Los métodos que usan algunos países árabes de quitar la influencia de los movimientos feministas, libertad de expresión y fe, muchas veces no tienen nada que ver con los principios del Islam. Porque los derechos islámicos están muy abiertos a las interpretaciones de los clérigos y siempre hay una posibilidad de racionalizar los actos de los estados para estabilizar el nivel del miedo en la sociedad. Otro tema que considero muy preocupante es la lucha de algunos países por promover una declaración de derechos humanos en el islam. En el año 1990 algunos países predominantemente musulmanes como Egipto, Pakistán, Sudan Irán y Arabia Saudita después de criticar la declaración universal de los derechos humanos llegaron a la conclusión de que los países que tienen derechos islámicos tendrían que tener el derecho de tener su propio declaración de derechos humanos que puede proporcionar una visión general de la perspectiva musulmana y también fijar la Sharia como su fuente principal. El argumento principal de estos países fue que la declaración universal de los derechos humanos de la ONU no se acomoda adecuadamente al mundo musulmán. Y la creación de la declaración Cairo en 1990 en realidad puso en riesgo la aceptación de los fundamentales principios que protegen los derechos humanos. Esta declaración fue un intento concreto de los países musulmanes de usar la religión como un instrumento para legitimar algunas prácticas inaceptables como los castigos corporales. Austin Dacey y Colin Koproske en sus artículo: Islam and Human Rights, Defending Universality at the United Nations argumentan que la declaración Cairo está tratando de reducir la importancia de la declaración universal de los derechos humanos creando otro sistema alternativo de derechos humanos, infundiendo un idioma muy religioso y permitiendo excepciones, omisiones y advertencias. El artículo 22 de la declaración de Cairo dice:
Article 22, the Cairo Declaration’s
(a) Everyone shall have the right to express his opinion freely in such manner as would
not be contrary to the principles of the shari’ah.
(b) Everyone shall have the right to advocate what is right, and propagate what is
Center for Inquiry September 2008 7
good, and warn against what is wrong and evil according to the norms of Islamic
shari’ah.
(c) Information is a vital necessity to society. It may not be exploited or misused in such
a way as may violate sanctities and the dignity of Prophets, undermine moral and
ethical values or disintegrate, corrupt or harm society or weaken its faith. (emphasis
added)
Este artículo explica muy claramente como la religión tiene un rol muy fuerte y como imposibilita a la gente que no cree expresar sus opiniones propias. También evidentemente este articulo choca con los fundamentos principales de la declaración universal de los derechos humanos. Me parece que es muy importante no olvidarnos que como Ambey Ligoba el rapporteur especial para la protección de le libertad de expresión y opinión argumenta: |”Las provisiones en protección y reputación que contiene los derechos internacionales de derechos humanos son diseñados para proteger a los individuos y no los valores abstractas y instituciones. Entonces, ¿cuál es la respuesta para mejorar la situación de los derechos humanos en los países que aplican la Sharia? Me parece que el proceso de secularización es la única respuesta para que sociedades árabes tengan posibilidades de cambiar y adaptarse a la realidad del mundo, Hoy en día Turquía es el único país en Medio Oriente que logró secularizar su sistema de jurisdicción. Aunque este ejemplo tiene varios problemas, es un modelo para los países árabes. En Turquía el noventa por ciento de la población es musulmana. Las otras minorías creen en varios otras religiones como el judaísmo y el cristianismo. La sociedad turca después de la primera guerra mundial con sus tradiciones muy conservadores no estaba lista para ningún tipo de cambio pero el fundador del país turco, Mustafa Kemal, logró tomar un decisión muy radical y separar los asuntos y el funcionamiento de las instituciones del estado de la religión. Hoy los musulmanes en Turquía continúan practicando sus religiones intensamente pero el sistema de jurisdicción está totalmente purificado del impacto de las religiones. En los siguientes parágrafos voy a dar unos ejemplos de algunos derechos aplicados por Turquia para explicar como la secularización del sistema jurisdicción puede ser la única respuesta para mejorar la protección de los derechos humanos en los países musulmanes.
Primero aunque todavía Turquia tiene un montón de problemas con las violaciones de derechos humanos, al menos su jurisdicción se encuentra bastante secularizada y no utiliza la Sharia como fuente de su sistema jurisdicción. El derecho al aborto es un ejemplo que puede explicarnos cómo la religión no tiene ningún tipo de influencia en los temas de derechos humanos en Turquía. Aunque Turquía es un país con una población predominantemente musulmana, en el año 1983 ratifica la ley del aborto. Esta ley permitió a las mujeres decidir por si mismas. El aborto es uno de los peores pecados en el Islam. Pero el estado de Turquía con su jurisdicción secular prefirió darle libertad a las mujeres para tomar decisiones y proteger su salud. Hoy en día el derecho al aborto es un tema muy conflictivo incluso en un montón de países en Occidente. Por la existencia de grupos muy religiosos, hay muchos países por ejemplo Argentina que no puede ratificar la ley del aborto. También los derechos de las libertades que establece la constitución del estado turco no hace ninguna discriminación entre sexos y respeta los derechos universales Entonces es muy importante que tengamos en cuenta que las tradiciones, las creencias de un país musulmán no impiden a las mujeres tener los mismos derechos de los hombres y también no disminuyen sus roles en la sociedad. Distinto de los otros países musulmanes en medio oriente hoy en Turquía las mujeres no son víctimas de restricciones religiosas.

Al final me parece que primero hay que entender que el Islam como religión es usado por algunos países como un instrumento para controlar a sus sociedades. El Islam, como todas las religiones aunque respetan la mayoría de los derechos humanos, tiene una estructura basada en el derecho divino. Por estas razones es imposible creer o esperar que un país que aplica los derechos islámicos pueda poner a “los humanos” como su principal preocupación. Si bien la vida de los humanos es muy valiosa y sagrada tanto para el Islam como para el Cristianismo y el Judaísmo, los deberes y órdenes que los “humanos” tienen que cumplir superan o chocan con las libertades y necesidades de las sociedades actuales. Aunque cada persona tiene el derecho de practicar su creencia, el estado como un instrumento para ordenar la vida social y proteger a sus ciudadanos primero es responsable de “la vida humana”. La vida humana, y no las religiones, tiene que ser su única preocupación, además de construir mecanismos como sistemas legales que faciliten y mejoren la calidad de la vida humano. Esto es crucial y sólo puede ser llevado a cabo mediante la secularización.

7/01/2010

PLAN MEKSİKA

Meksika, Tamaupilas bölgesinde PRI ( Devrim Enstitüsü Partisi)'den aday olan Rodolfo Torre Cantu 28 Haziran Pazartesi sabahı 10:30 sularında Golf Uyuşturucu Karteli’nin gönderdiği bir kamyon dolusu adam tarafından resmen katledildi. Latin Amerika medyası o günden bu yana yerel seçimlere sadece bir hafta kala gerçekleşen bu suikastı konuşuyor. Golf Karteli'nin Tamaupilas bölgesindeki etkisi ve gücü tartışılmaz. Yıllardır bütün seçimleri çeşitli yollarla maniple edip, kendi finanse ettiği adayları seçtirmeyi başaran oluşum için Cantu'nun öldürülmesi, organizasyonun çıkarlarının korunması açısından şart idi. Bu sebepten sabahmış, insanlar görürmüş, bütün dünya bu olayı konuşurmuş, hükümet " sözde" kartelin peşine düşermiş gibi olaydan sonra ortaya çıkacak problemler örgütü rahatsız dahi etmedi anlaşılan.

Cantu'nun öldürülmesinden 48 gün önce ülkedeki en önemli politikacılardan biri olan Diego Fernandez de Cevallos yine bir uyuşturucu karteli tarafından kaçırılmıştı.(Bu kaçırma olayı oldukça spekülatif, kimilerine göre halkın Calderon hükümetinin uyuşturucu kartelleriyle olan savaşına dikkat çekmek ve halkın desteğini kazanmak amaçlı planlanmış olma ihtimali çok yüksek) Yine ülkede epey sevilen, uyuşturucu, kartel hayatı gibi sözlerin ağırlıkta olduğu şarkılarıyla tanınan EL Shaka lakaplı meşhur şarkıcı Sergio Vega'nın da 26 Haziran’da Sinaloa kentinde vereceği konser öncesi öldürülmesi, ülkede uyuşturucu kartellerini temizlemek, aynı zamanda ABD’de gün geçtikçe güçlenen,uyuşturucu satışlarının büyük bir bölümüne egemen olan Meksika kartel ağlarını zayıflatmak için Amerikan hükümetiyle ortak geliştirilip Calderon ve Bush döneminde yetki sınırları arttırılan Plan Meksika’yla ilgili varolan şüpheleri arttırdı.

UYUŞTURUCU KARTELLERİ VE TOPLUMA YANSIYAN ŞİDDET

12 Nisan 2010'da yayınlanan hükümet raporlarına göre uyuşturucu kartelleriyle olan savaşta 2006 yılından bu yana yaklaşık 23.000 insan öldü ve yine bu yılın ilk üç ayında ölü sayısı 3.365'e ulaştı. Bu ölümlere ek olarak kartellerin, kaçırma, tecavüz, sakat bırakma gibi tehdit amaçlı şiddet yöntemlerini de başvurduklarını unutmamak lazım. Sinaloa, Tijuana, Cuidad Juarez (Juarez şehri), Michoacan ve Guerrero gibi bölgelerde insanların uyuşturucu kartellerine bulaşmadan hayatlarını idame ettirmeleri neredeyse imkânsız. İşsizlik ve ailelerine yönelik sürekli tehditlerle yaşamak istemeyen herkes kartellerle işbirliği yapmak zorunda. İşbirliği derken uyuşturucu satmaktan değil; susmak, suça ortak olmak, ölümleri göz ardı etmek ve rüşvet alıp istenilenleri yapmaya razı bırakılmaktan bahsediyorum. Kartellerin öldürme, kaçırma yöntemleri farklılık gösterirken bu uygulamalar arasında ‘kafa kesme’ bir hayli yaygın. Ülke medyasının da uyuşturucu kartelleri tarafından kafası kesilen insanların görüntülerine yer vermesi toplumun yıllardır süren şiddeti normalleştirmesinde önemli bir etken.
Medyanın, Calderon hükümetinin uyuşturucu kaçakçılarına karşı Amerika Birleşik Devletleri ile birlikte yürüttüğü savaşı desteklemek amacıyla şiddetin dozunu arttırıp halkı terörize edişi bana Türkiye'yi anımsatıyor. Çözümsüzlüğü teşvik etmek ve silah alımlarını, askerin günlük hayattaki rolünü topluma kabul ettirmenin yolu halkı ikna etmekten geçiyor. Fakat Meksika halkı pek ikna edilmişe benzemiyor. La Jornada gibi Meksika'nın önde gelen gazetelerindeki yazarlar ve ülkenin önemli akademisyenleri, Calderon hükümetini bu planla Meksika'yı yavaş yavaş Kolombiya'ya çevirmekle suçluyor. Human Rights Watch'ın bu seneki raporunda Plan Meksika'yla başlayan süreç içerisinde insan hakları ihlallerinin nasıl artış gösterdiğine dikkat çekiliyor. Polis ve askeri güçlerin kartellerle savaşırken suçsuz sivilleri çekinmeden öldürmeleri korku ve şiddetin günlük hayatın her alanına girerek hiç olmadığı kadar görünür kılınmasına yol açıyor. Tüm bunlara sorunun çözümüne dair hiçbir gelişme yaşanmaması planın istenilen sonucu vermediğini kanıtlıyor.

Plan Kolombiya ve Tekrar Edilen Hatalar

Bugün Meksika’da yaşanan şiddeti ve Plan Meksika’nın bu şiddeti durdurmadaki başarısızlığını anlamak için ABD’nin Plan Kolombiya'daki hatalarını anımsamak ve bu hataları Plan Meksika’da tekrar etmekteki ısrarı üzerinde durmakta yarar var.Hata derken şundan bahsediyorum: Amerikan hükümeti yetkilileri, ‘Plan Meksika'da’ gördüğümüz gibi Plan Kolombiya'da da uyuşturucu kartelleriyle mücadelenin en çok askeri boyutuna yatırım yapmayı tercih etmişti. Fakat gün be gün ortaya çıkıyor ki uyuşturucu kartellerinin Meksika ve Kolombiya’daki etkisini azaltmanın yolu silahlı müdahalelerden çok yargı tarafsızlığının sağlanması adına kartellerin yargı üzerindeki etkisinden arındırılması, gençlere ve köylülere iş olanakları sunulması, polis teşkilatlarındaki yolsuzlukların önlenmesi, eğitime yapılan yatırımların arttırılması gibi uygulamaların yürürlüğe konmasından geçiyor. Askerlerin bir tür iç savaş halinde, şehirlerde, kasabalarda, köylerde gerçekleştirdiği saldırılar bu kartellerde ailelerinin geçimlerini sağlamak için baskıyla çalıştırılan binlerce insanın katledilmesinden başka bir sonuç vermiyor. Kartellerin başında, milyon dolarlık evlerinde yaşayan liderler DFde Bogota'da, Miami'de ultra güvenli bir şekilde hayatlarına devam ediyorlar.
Geçen sene Latin Amerika ve Güvenlik Politikaları adlı bir seminerde hocamın söyledikleri aklıma geliyor : "Uyuşturucu karteli liderlerinin çocukları sizin oturduğunuz dairelerde, sizin gittiğiniz okullarda, sizin yemek yediğiniz lokantalardalar. O tehlikeli Villa'larda, barriolar'da (gecekondu mahalle) yaşayanlar sadece bu insanlar için çalışmak ( öldüren çalan, kaçıran) zorunda kalan yoksullar.”
Eğer gerçek amaç bu kartelleri etkisizleştirmekse savaşı başka bir cepheden yürütmek gerekiyor. Ve yine son olarak bence bütün bu olanları sona erdirebilecek uyuşturucu maddelerin yasallaştırılması seçeneğinin neden hiçbir şekilde gündeme gelmediğini de sorgulamak gerek. Acaba milyonlarca dolara mal olan bu “Planlar”, kartelleri etkisizleştirmek değil de silah tüccarlarının, politikacıların çıkarlarını korumak için tasarlanıyor olmasın ?

6/16/2010

Dünya Kupası




Uzun zamandır yazmıyorum pek fazla içimden gelmiyor, bugün ders çıkışı gazetelere bakarken Pagina 12'deki şu haber takıldı gözüme.Okuyup bitirdiğimde gerçekten bütün bu dünya kupası heyecanından tiksindim. http://www.pagina12.com.ar/diario/elpais/1-147696-2010-06-16.html Haber ispanyolca olduğu için kısaca özetliyorum:Nobel Barış Ödüllü Adolfo Perez Esquievel, Latin Amerika'da yürüttüğü insan hakları çalışmaları için Arjantin'de bulunduğu sırada Arjantin,tarihinin en kanlı en çirkin döneminden geçiyordu. Videla'nın başkanlığındaki askeri yönetim, Esquievel gibi dünyaca tanınmış bi ismi bile umursamayacak kadar şiddete susamış olduğundan,Esquievel pasaportunu yenilemek için gittiği karakolda askerler tarafından tutuklanarak,işkence merkezlerinden birine götürülüyor ve gerisi zaten malum. Kendi kanlı tarihimizden de alışık olduğumuz türlü türlü sapıkça işkence türlerinin hepsinden sırasıyla geçtikten sonra umudunu kaybetmeye yakın o ünlü ölüm uçaklarından birine itiş kakış bindirilip sessice başka bir işkence merkezine teslim ediliyor. Esquievel bu ölüm uçaklarının tutuklulara eve dönüşü vaad edip sonra da okyanusa fırlattıklarını önceden mahkumlardan duyduğunu söylüyor.Öldürülmemiş olmasının nedeninin de sonradan sadece uluslararası kamuoyundan gelen desteğe borçlu olduğunu açıklıyor.Diğer işkence merkezine götürüldüğünde 78 dünya kupasının son günlerini şu şekilde anlatıyor Esquievel :"Hepimiz gol atıldığında deliler gibi çığlık atıyorduk, tutuklularda işkence yapan askerlerde."Askerlerin gol sevincinden, tutuklularında acıdan çığlık atmış olduğunu sizde benim gibi tahmin edersiniz. Bugün Esquievel, yıllar sonra ona ve arkadaşlarına vahşice işkence yapanları tanımak için çaba sarf etse de hiç bir şey hatırlayamadığını itiraf edip , herşeyin sonunda Videla ve askerlerinin uyguladıkları psikolojik ve fiziksel işkencelerle umut dolu bir jenerasyonu, sindirip etkisizleştirmeyi başardıklarını ifade ediyor.

78 Dünya Kupası'nda ben daha ortalarda yoktum. Olsam bile Arjantin'de neler olup bittiğinden çok büyük bir ihtimal haberim olmazdı.Ama şu an 24 yaşındayım ve Gaza'da neler olup bittiğini her gün takip edebiliyorum. Yine bir Dünya kupası oynanıyor. Elbetteki bende büyük bir zevkle izliyorum fakat bugün bu haberi okuduktan sonra Ezequievel ve arkadaşları gibi psikolojik olarak sindirilen ve maçlardan ötürü artık ikinci plana atılan, kaderlerine terkedilen Gaza'daki o insanları düşündüm. Belki yaşama şansları olursa bundan 20 yıl sonra 2010 dünya kupası oynanırken geçirdikleri o kabus gibi günleri anlattıkları yazıları gazetede okuyabiliceğim ihtimali geldi aklıma. Çok uzak bir ihtimal değil bence bu. Ve muhtemelen onların yaşadıklarını da 20 yıl sonraki dünya kupası maçları sırasında sindirilen etkisizleştirilen başka bir halkla karşılaştıracağım. Ve bu umutsuzluk ve çaresizlik içerisinde biliyorum ki hiç bir şey değişmiyor ve değişmeyecek dünya kupaları oynanmaya devam edicek ve ne yazık ki birileri sevinçten diğerleri de acıdan çığlık atmaya devam edecek.

6/05/2010

EL ESTILO DE NEGOCIACIÓN CHINO

“He who knows his enemy and himself well will not be defeated easily
- Sun Tzu , Art Of War

China, tal vez es la civilización viva más antigua del mundo. La cultura y tradiciones de esta civilización son totalmente distintas a las demás civilizaciones del mundo. La Republica Popular China última heredero de esta civilización con un inmenso territorio y población, tiene un lugar cada vez mas importante a nivel mundial. Durante su larga historia, los imperios de China decidieron aislarla y dirigirla de una manera muy conservadora que previniera que las culturas extranjeras consiguieran una influencia sobre la cultura local. Por eso durante las ultimas décadas, el rápido crecimiento de los negociaciones económicas entre empresas chinas extranjeras causó una gran curiosidad por popularizar la cultura de los Chinos, y así lograr a tener negociaciones mas efectivas. Como Anabella Busso destaca en su articulo “China : apuntes para una negociación efectiva”: Desde un perfil económico China es hoy el mayor mercado del mundo con mas de 1.300 millones de potenciales consumidores (aproximadamente un 30% de ellos vive en las ciudades y un 60% en zonas rurales) con un crecimiento del PIB entre el 7 y el 8. “ Por estas razones, las empresas que quieren hacer inversiones para utilizar beneficios como la fuerza de trabajo, que es muy barata en China, o vender sus productos en los mercados de China a la inmensa población de China, deben conocer y familiarizarse con la estructura de negociaciones de este país. En las negociaciones con las empresas Chinas, los extranjeros pueden darse cuenta de que hay factores decisivos que diferencian la manera de negociar con sus contrapartes. En este trabajo yo voy a tratar a explicar tres de estos factores decisivos que me parece que llaman mucho la atención y ocupan un papel muy destacado.


FILOSOFÍAS Y COSTUMBES

Una civilización tan antigua como China, evidentemente durante un largo periodo de tiempo desarrollo diversos pensamientos para facilitar y dar un sentido a la vida cotidiana. La cultura de China se ha formado por tres tradiciones de filosofía- El Confucianismo, Taoísmo y las estratagemas de la lucha. En la cultura de negociaciones estas tres filosofías determinan como los Chinos racionalizan sus acciones y decisiones. James K Sebenious y Cheng Quian en Cultural Notes on Chinese Negotiating Behavior explican que estas tres filosofías son los mas importantes determinantes y núcleo de la cultura y el estilo de negociación China. Ser paciente; un virtud muy importante del Confucianismo, también orientación hacia una relación armónica: un concepto fundamental de Taoísmo y el instinto de sobrevivencia que es una motivación de estratagemas de la lucha. Durante las negociaciones los chinos evalúan a la actitud de sus contrapartes en términos del nivel de confianza, armonía. Para los Chinos, para iniciar negociaciones hay que conocerse y confiar el otro. Para lograr a ganar la confianza de los empresarios Chinos que ser muy cuidadoso en los siguientes temas: la jerarquía, habilidades y aptitudes comunicativas. El Confucianismo le da mucho valor al tema de la jerarquía. Para los Chinos, uno solo puede ganar experiencia y aprender lo que se hace solo después de dedicarse muchos años a cierto trabajo. Por eso los mayores con gran experiencia siempre tienen mucho mas poder en las negociaciones. A los Chinos muchas veces les parece inadecuado no respetar a los opiniones de los mayores. Durante el proceso de negociación, saludar los mayores, esperar que ellos hablen y también hablar con ellos de una manera respetuosa son elementos a tener en cuenta. La confianza, juega un papel muy destacada para lograr a tener una negociación efectiva con los Chinos. Para ganar la confianza de los empresarios Chinos, las empresas extranjeras tienen que tener en cuenta que los chinos valoran mucho a las relaciones personales. Por eso las reuniones no pueden por ejemplo vía teleconferencia, para los Chinos es muy importante conocer a la contraparte cara a cara. Anabella Busso subraya la importancia de las interacciones periódicas para la perspectiva china y argumenta que estas interacciones incrementan el espacio estratégico y permiten que las estrategias actuales dependan de una historia pasada. Al contrario del estilo de occidentales, los chinos muchas veces consideran que lo mas importante son las palabras que los negociadores usan, los documentos legales no tienen mucho valor, por eso los negociadores extranjeros tienen que ser muy cuidadosos con sus promesas cuando negocian. Este tema en realidad tiene un lugar importante en la filosofía Confucianista. Según esta filosofía, la ley no erradica los problemas, el comportamiento de las personas pueden ser influenciada por la moral con que cada uno pueda guiarse. Es cierto que el sistema de leyes en China es muy diferente que lo que tienen los países Occidentales. Aunque China tiene un sistema de derecho muy institucionalizado y sofisticado; todavía la sociedad China da mucha importancia a las costumbres y morales tradicionales. Escuchar al otro cuidadosamente, interpretar cada palabra que se usa y muchas veces guardar silencio son maneras que los Chinos utilizan cuando hacen negociaciones. Como Guy Olivier Faure argumenta, no es raro de ver a los chinos tomando notas sobre todas las declaraciones de sus contrapartes e interpretarlas despues. Otros elementos indispensables en el Confucianismo son: tener paciencia, usar el método de la empatía y valorar a las relaciones personales (Guanxi). Los negociadores chinos, dependiendo de la situación y del comportamiento de su contraparte, pueden ser caballeros tipo Confucio o estrategas estilo Sun Tzu. Tony Fang argumenta que cuando a los chinos les parece que sus contrapartes son leales, buscan maneras en que ambos estén contentos con el acuerdo y los dos ganen; y en las situaciones donde no hay mucha confianza, los chinos pueden ser mucho más ofensivos y engañadores y que traten de sacar provecho. Otro tema es como Anabella Busso diferencia a los Chinos de los negociadores estadounidenses es la forma del acuerdo escrito. “Mientras que los americanos prefieren acuerdos muy bien detallados los chinos y otras culturas –se inclinan por contratos bajo la forma de principios generales.“ En su artículo ”Negotiations to Set Up Joint Ventures in China” Guy Olivier Faure argumenta que los chinos durante las negociaciones impregnan sus contratos con un significado mucho más filosófico y ético que factual y legal.

El Impacto de la Herencia Histórica

Gilbert Rozman en su articulo “China’s Quest for Great Power Identity” desarrolla el concepto de “Gran Poder de Identidad”. Para Rozman, este concepto surgió durante los años noventa y se enfoca al pasado, presente y el futuro del país en relaciones internacionales y se refiere a la capacidad de proyectar su poder comparando a los otros países respecto a sus propias ambiciones. Para Rozman los chinos por las razones que podemos encontrar en la historia de China, están obsesionados a llevar a su país al nivel de los poderes grandes. La sociedad China tienen una memoria que esta llena de humillaciones: Las guerras perdidas, el colonialismo de los países Occidentales son los razones porque hoy los Chinos son tan ambiciosos. Para los chinos la injusticia tiene una significativa importancia. De manera que no estaríamos equivocados con decir que cuando los chinos empiezan una negociación con un contraparte extranjera, tienen una serie de prejuicios que no pueden evitar. Esta sospecha hacia la contraparte es una de las características que más tienen que ver con la percepción general china. Los chinos en el proceso de la negociación al diferencia de sus contrapartes occidentales , valoran mucho a sus responsabilidades hacia sus países. Las ganancias personales siempre vienen después. Porque la nación en Confucianismo , es una gran familia que reparte los recursos y las tierras del país cada persona tiene la responsabilidad de hacer progresar el país


UNA ECONOMIA ADMINISTRADA POR EL ESTADO
El partido Comunista en China es el único poder que controla todos las actividades en la economía China . A diferencia de los países Occidentales, las empresas privadas todavía están muy dependientes de las decisiones del estado Chino. Es cierto que hay un profundo proceso de transformación del país que empezó durante los años del 80 con la presidencia de Deng Xiaoping . Xiaping con el nuevo ambicioso programa que se llamaba “ open door policy” tomó varios estrategias y medidas para hacer avanzar la economía China . Durante todo este proceso , China logró transformar su economía en un mercado gigantesco. Todas las empresas que empezaron a tener negociaciones con empresas extrajeras , tuvieron que adaptarse a nuevas reglas y expectativas del gobierno Chino. Una economía cuando esta administrada por el estado, las empresas no pueden tomar decisiones independientemente, por eso durante las negociaciones con los empresas chinas es muy importante de tener en cuenta que en algún momento durante el proceso de negociación , el estado Chino puede actuar como el tercer parte y tener sus propias demandas; a veces eso significa hacer una donación y construir una escuela publica o un hospital.
CONCLUSION
El estilo de negociación Chino tiene muchos aspectos que la diferencian de Occidente. Anabella Busso en su texto argumenta que : “Los negociadores occidentales tienen configuraciones mentales diferentes con relación a los negociadores chinos. “Los Chinos a diferencia de sus contrapartes occidentales , se acercan al concepto de negociación de una manera mucho mas profunda . El Confucianismo , Taoismo y también las estratagemas de la lucha por muchos año jugaron un papel muy importante en ordenar la vida cotidiana de los Chinos y con la globalización , la interdependencia económica por primera vez hizo posible que la configuración mental de los Chinos se haya abierto a Occidente . Hoy cualquier negociador que vaya a China para lograr a tener un acuerdo con sus contrapartes Chinos tienen que hacer un esfuerzo para aprender como funciona esta cultura, en lo que a negociación respecta. La virtud de ser paciente , respetar las dinámicas de orden jerárquico, mejorar conexiones personales son temas claves a observar y aprender para un extranjero. Al final una negociación efectiva solo puede realizarse cuando hay mucha confianza entre las partes . Como Anaballe Busso destaca en su articulo : Existe un proverbio chino según el cual : “ una barra de hierro, a fuerza de ser afilada, puede convertirse en una aguja. Y su moraleja destaca que nada se consigue sin paciencia, constancia y empeño.

FEEDJIT Live Traffic Feed