1/31/2009

GORDON MATTA -CLARK





Çok az şey artık hepimizi şaşırtıyor etkiliyor, çok az sanatçı artık yaptıklarıyla düşündükleriyle bütün sanat camiasına hakim olan havayı bir anda değiştirebiliyor. Veya neden bilmiyorum bana öyle geliyor. Nedense hep eskiye dönüp baktığımızda daha da şaşırıyoruz , daha da hayranlık besliyoruz yapılan eserlere , yazılan kitaplara bilmiyorum bu aralar ben öyle hissediyorum. Okuduklarım gördüklerim , çağdaş sanat adına olsun , siyaset ve sosyolojiyle ilgili işlenen yeni konular olsun sanki herşey o çok inanılmaz bulduğumuz , okumaktan asla sıkılmadığımız veya eserlerini hala tartıştığımız sanatçıların yazarların dediklerini düşündüklerine eklenen bir kaç ufak detay gibi... Yazıcaklarımız veya üreticeklerimiz elbetteki bitmedi , ama bir şeylerin eskisi gibi olmadığını hissetmek çok sıkıcı , heyecanlanmak ve yeniden düşünmek inanamamak isterken karşıma hoş bir tesadüfle yeniden Gordon Matta Clark çıktı. Bu aralar Proa'daki Marcel Duchamp'ın ready-made'lerinin, defterlerinin gösterildiği Una Obra Que No es Una Obra De Arte sergisinden sonra aldığım Bernard Marcade'in yazdığı Duchamp biyografisiyle cebelleşirken,işlerinde, Duchamp'ın etkisinin daima hissedildiği 70'lerin radikal mimarı veya kendi ifadesiyle anarchitect'yle tekrar karşılaşmak bana uzun zamandır hissetmediğim bir şeyi hissettirdi. İnanamadım , hayran kaldım . Şili'li sürrealist ressam Roberto Matta'nın oğlu olarak dünyaya gelen , sanatçı anne ve babanın geçimsizlikleri yüzünden ikiziyle birlikte annesi tarafından amerika'da büyütülen ve bir dönem mimar olmak isteyen her gencin gitmek istediği en iyi beş üniversiteden biri olan Cornell'de mimarlık eğitimi alan Clark belki de böyle bir babaya ve anne'nin çocuğu olarak dünyaya gelmeseydi veya bu kadar gerilim içerisinde büyümeseydi,normal amerikalı bir ailenin çocuğu olsaydı,Cornell'den mezun olan diğer mimar arkadaşları ve hocaları gibi çok yüksek meblalar alarak bin odalı triplex villalar tasarlayabilirdi. Bunu seçmeyip soho'da- daha bugünkü gibi inanılmaz trendy bir mahalle olmadan önce, amerikan akademisinin koyduğu sınırları yerlebir etmekten çekinmeyen bir çok edebiyatçı, ressam ,müzisyen ve mimarın olduğu bir toplulukta kendini ve ne yapmak istediğini bulmaya çalıştı. Bütün bunları yaparken sistemi sürekli sorgulamaya , Cornell'de hala eğitim vermeye devam eden ve ona göre hiç bir işe yaramayan hocalarına öğrettikleri şeyleri sorgulamaları gerektiğini göstermek için oldukça radikal bir yol çizdi. Aldığı diplomayla ny en ünlü mimarlık stüdyolarında çalışıp wall street'de terfih edip new hampton'da yeni bir yazlık hayali kuran işadamlarına ev tasarlamayı reddetti. Bunun yerine şehrin yıkık dökük, evsizlerin,çetelerin, uyuşturucu bağımlıların yer yer kullandığı binaları yap-boz tekniğiyle kesip biçti. Cornell'de eğitim hayatı boyunca tek saygı duyduğu hocası Colin Rowe'un - (kendisi modern şehir planlamasının geldiği noktayı kendi döneminde açık yüreklilikle eleştirebilmiş tek teorist,mimar olarak biliniyor) ve 68 de Paris'te Sorbonne'da aldığı edebiyat eğitimi sırasında etkilendiği yapıbozumcu düşünce akımından etkilenmesi sonucunda erken yenik düştüğü kanser sonucu ölene kadar 70'lerin ny'unu düşünceleriyle , işleriyle en çok sarsan sanatçısı oldu.

Gordon Matta'nın kısa hayatı boyunca kesip biçtiği bütün binalar her ne kadar sonrasında arkadaşları tarafından korunma altına alınmaya çalışılsa da birer birer ünlü emlak firmalarınca satışa sunularak yerlerine alışveriş merkezleri ,gökdelenler,otoparklar fastfood lokantaları konulduğu için kayboldular. Ama Gordon bütün yaptığı işleri filme çekmiş olduğu için , ölümünden sonra efsane haline geldi , genç yaşta ölen ve ilgiyle takip edilen her sanatçı gibi, bugün mimarlık okuyan ve o büyük stüdyolara girip büyük gökdelenler inşa etmeyi reddeden bütün genç mimarlar için bir idol haline geldi. Bununla ilgili çok beğenerek okuduğum Michael Mcdonald'ın loud paper'da yazdığı bir yazı var kesinlikle okumanızı tavsiye ediyorum.

loud paper : articles

yine matta clark'la ilgili doxa'nın eski sayılarından birinde benim okumadığım bir makale daha mevcut.



1) U B U W E B - Film & Video: Gordon Matta-Clark - Tree Dance

2) U B U W E B - Film & Video: Gordon Matta-Clark - Fresh Kill

3) U B U W E B - Film & Video: Gordon Matta-Clark - Conical Intersect

4) U B U W E B - Film & Video: Gordon Matta-Clark - Day's End

5)U B U W E B - Film & Video: Gordon Matta-Clark - City Slivers

1/30/2009

VE BİR PERŞEMBE AKŞAMI

Recep Beyin diplomasiye giriş dersinden çaktığı bir gece de daha fazla siyasete dair bir şey duymak istemediğim için kendimi ilk olarak Foucault'unun kollarına attım. Her şey bugün ders sırasında Ivana'yla Buenos Aires'te kaybolmanın neredeyse imkansız olduğuna dair yaptığımız konuşma sırasında başladı. Buenos Aires'e gelmeden evel daha önce burada geçtiğimiz sene altı ay yaşayan bir arkadaşımın uçaktan iner inmez havaalanındaki herhangi bir kiosko'dan guia"t" almamı şart koşması benim gibi haritalardan nefret eden birisi için kabustan farksızdı.Daha önce internetten ne olduğuna baktığım guiat Barcelona'da veyahut Paris'te gördüğüm hiç bir şehir haritası kitabının boy ölçüşemeyeci kalınlıkta binlerce haritadan oluşan küçük bir cep kitapçığı. Geldiğim ilk gün söyleneni yerine getirmedim ve guiat'yi almadım. İlk hafta sona ererken hala guiat'yle tanışmamıştım. Ödediğim taksi parası , yeme içme için harcadığım paraya denk gelince , artık kabusumla yüzleşmimi kaçınılmaz hale getirdi.5 pezoluk 2008 model guit'yle eve geri döndüm.




Odamda geçirdiğim bir saat boyunca guiat'nin her sayfasına anlamsız boş bakışlarla defalarca baktım. Hiç bir şey anlamıyor oluşum harita okuyamıyor oluşumun ardında bir suçlu aramak istedim. İstanbul Belediyesi'ni suçladım. Ve aşağı inip Adrian'a bu elimdeki özel kitapçığın allah için ne işe yaradığını bana anlatmasını rica ettim. Yaklaşık bir saat boyunca Adrian bana guiat'nin sırlarını anlattı. Şehir binlerce bloktan oluşan adeta bir düzlük gibi geldi sonunda.Haritanın sağ tarafındaki harfler ve yine üstündeki numaralarla gidiceğim noktaya hangi otobüsle ulaşabiliceğimi dahi gösteriyordu bu mucizevi kitapçık. Ayrıca otobüs numaralarını karıştırsam bile renkleri farklıydı. Daha sonra guiat'yi kullanma aşamasına geçtim. Elimde guiat'yi kullanarak ilk defa taksisiz şehrin en alakasız noktasından eve dönmeyi denemem gerekiyordu. Taksisiz, kimseye sormadan , otobüse veya metroya binerek. Zor olmadı çünkü guiat'nin ilk sayfaları alfabetik sırayla sokak isimlerine ayrılmıştı, Lavalle'yi buldum işaretli olduğu sayfaya gittim ve hatırladığım kadarıyla daha bakar bakmaz nerede olduğumu ve nasıl eve dönebiliceğimi biliyordum.




Uzun süre şehrin bu kadar kolay olmasına hiç bir eleştiri getirmedim derinlemesine de sorgulamadım. İstanbul'da dört sene yaşadıktan sonra bile en çok gittiğim yerlerde hala bazen kaybolmam sadece benimle alakalı bir durum değil diye düşünüyorum. Bazen apartman numaralarını bırakın sokak isimleri dahi olmayan bir şehirde tek ben değil doğma büyüme taksiciler bile kayboluyor. Sonuç olarak guiatemle dört buçuk ay geçirdim ve bugün ilk defa bu şehrin neden bu kadar organize olduğunu kaybolmanın imkansız olmasının sıkıcı bir şey olup olmadığını düşünürken , İvana bana Foucault'nun space üzerine yazdıklarını okumamı tavsiye etti. Ne dediğini anlamam çok sürmedi.

Belli bir düzeni sağlamak için kurulan hiyerarşik sistem sadece siyasette, ekonomide sosyal yaşamda karşımıza çıkmıyor. Şehrin planlanması da başlı başına düzeni sağlama ve koruma üzerine işliyor. Buenos Aires'te hükümet binasından - Casa de Gobierno dümdüz gittiğinizde kongre binasıyla congreso'yla karşılaşıyorsunuz. Ve yine aynı büyük yuvarlak içerisinde katedral ve genellikle protestoların yapıldığı plaza de mayo'da yer alıyor. Sonuç olarak hükümet binası , kongre sarayı ve klise nin oluşturduğu hiyerarşi üçgeni halkın da protestolarını yaptığı plaza de mayo'da olan biten herşeyi görebilicek şekilde planlanmış yani bu hiyerarşi üçgenindeki binaların dizilişine baktığınızda Foucault'nun güç ve düzen'nin şehir planlamasına yansıyışını anlattığı metinleri çok daha fazla anlam kazanıyor.

Yine de ben dayanamadım ve Latin Amerika'ya gelen ispanyol ve portekiz kolonilerinin etkilendikleri modern güç dairesi fikrinin yeni kurulan şehirlerin planlanmasında oynadıkları rolü inceleyen Latin Amerikalı yazar Angel Rama'nın Cuidad Letrada kitabını biblifyl'den yükledim. Rama Arjantindeki İspanyol kolonilerinin ve brezilyadaki Portekiz kolonilerinin oluşturdukları yeni şehirlerde en önem verdikleri şeyin düzenin ve hiyerarşinin şehir planlamasına aktarılması olduğunu anlatıyor. Aşağıda koyduğum harita'daki gibi birbirini kesen paralel caddelerin oluşturduğu binlerce blok (- ki hala bu sistem muhafaza edildiği için ben yeni bir haritadan örnek vermekte sakınca görmedim) nüfusun dağılmadan oldukça mükemmel bir yapı içerisinde hayatını sürdürmesini hedefliyor.Düzenden bahsederken neyi kasettiğimi anlamanız için aşağıdaki haritaya bakın derim.




Ve yine devam edersek Rama'ya göre kolonileşme döneminde Latin Amerika'nın en büyük şehirlerinden biri olan Buenos Aires'teki bu düzenin arka planında aslında belli bir ütopik inancı aramamız gerekiyor. Bu dönem içerisinde bölgeye gelen entellektüellerin siyasetçilerin ve daha bir çok seçkin meslek grubunun içinde bulunduğu bürokrasi ağının mükemmel bir şekilde işlemesi için şehrin de hiç bir karışıklığa zaman kaybına sebep olmayacak bir şekilde planlanması gerekiyor.

Burada da Rama, Thomas Moore'un ünlü eseri Utopia'sındaki şehirlerin nasıl göründüğüyle ilgili yazdığı satırlara yer veriyor:

" He who knows one of the cities will know them all so exactly alike are they except the nature of the grounds prevents " Utopia 1516

Sonuç olarak guiat'mi her ne kadar hala çok sevsem de ve bu şehirde kaybolmak hala ne kadar imkansız olsada arkasında yatan sebebi artık biliyor oluşum bütün bu mükemmelikten ve düzenden ötürü hissetiğim huzuru bir anda sona erdirdi.

Rama'nın kitabının orjinal ispanyolca versiyonunu buenos airesli öğrencilerin kurduğu mucizevi site forofyl'den dowload ettim. Ama amazon'da ingilizcesinin önsüzü bile yeterli olucaktır.
Amazon.com: The Lettered City (Post-Contemporary Interventions): Angel Rama, John Chasteen: Books

1/29/2009

Nueva Constitución


Bir kaç gün oldu yazmayalı , bir sürü şey birikti. Başta Arjantin'li bir mimarı tanıtıcaktım sonra Peronist döneme ait grafiklerle ilgili bir şeyler yazmak istedim sonra türk tarih ama en sonunda Bolivya'da geçtiğimiz pazar yapılan referandumla yüzde atmış evet oyuyla onaylanan yeni anayasa üzerine bir şeyler yazmaya karar verdim.

Bolivya'ya daha gitmedim umarım Nisan'da kendime ufak bir tatil vericem ve o zaman okuduğum kitapları daha iyi sindirmiş bir şekilde turistik geziden ziyade ne olup bittiğini daha iyi kavrayabildiğim bir gezi yapabilicem. Sevgili bolivyalı arkadaşlarım da yardım ederse - bir tanesinin babası mecliste milletvekili olduğu için bir kaç ufak röportaj bile yapmayı planlıyorum. Bu arada çok bölmeden The Palermo Manifesto'nun yazarı Esteban Schmidt'le dün tanışma şansına en sonunda eriştim , ve kitapla ilgili sorularım dışında,kriz sonrası daralan orta sınıf artan yoksulluk ve ülkeye gelen yabancı küçük yatırımcıların , özellikle Buenos Aires şehir hayatına getirdikleri yenilikleri anlamamda çok yardımcı oldu , sorularımı ve aldığım cevapları kısa süre sonra buraya da koyucam.

Ama şimdi çok uzatmadan Bolivya'da yaşayan ve nüfusun yüzde atmışını oluşturan yerli halk için ve önemlisi Latin Amerika 'da yaşayan bütün yerli halklar için çok şey ifade eden bu yeni anayasadan bahsetmek istiyorum.

Kabul edilen yeni anayasa maddelerinin en önemlilerini buraya koyucam zira anayasanın bütününe baktıkları zaman sadece bir kaç maddede yapılan değişiklikler dikkat çekiyor. zaten o maddelerde anayasanın bütün ruhunu değiştiriyor.Anayasa toplam 410 maddeden oluşuyor word dosyasında 100 sayfa.İki gündür elimde süründü ama en sonunda tamamını okumayı başarabildim.
İşte en önemli madeller

Artículo 4. El Estado respeta y garantiza la libertad de religión y de creencias espirituales, de acuerdo con sus cosmovisiones. El Estado es independiente de la religión.

Bu madde en çok tartışılan maddelerden biri çünkü eski Bolivya anayasasında ülkenin dini hristiyanlık mezhebi katolik olarak geçiyordu. Bu anayasayla birlikte devlet bütün dinlere eşit mesafede olduğunu belirtiyor. Bu yerli halk için çok önemli çünkü Bolivya'da 10 milyon yerli yaşıyor ve yaklaşık 36 farklı kabileden oluşan yerli halk yer yer paganist yer yer hristiyanlık ve paganist inançların içiçe geçtiği farklı inançlara inanıyorlar. Bu madde tabi en çok Bolivya başpsikoposunu ve klisenin yakın olduğu zengin azınlığı rahatsız etti , her ne kadar klise anayasa oylanmadan bir gün önce yaptığı açıklamada anayasa değişikliği için yapılan referandumun tamamen siyasi olduğunu ve klisenin siyasete ve "kirli" işlerine hiç bir şekilde karışmayacağını belirtmiş olsa da benim buradaki bolivyalı arkadaşlarımdan ve gazetelerden okuduğum kadarıyla bu tamamen yalan. Klise referandum öncesi "Bu anayasaya hayır oyu vererek Tanrı'nın yolunu seçmiş olursunuz" başlıklı kapmanyasını özellikle yerli hristiyan halkı defalarca farklı propaganda yollarıyla etkilemeye çalışmış özellikle dağıtılan propaganda kağıtları ve yerli halkın takip ettiği belli rahiplerin vaazlarında --yani hiç de tarafsız sayılmaz .


ve en çok tartışılan ve yerlileri en çok sevindiren diğer maddeler:

Artículo 190. I. Las naciones y pueblos indígena originario campesinos ejercerán sus funciones jurisdiccionales y de competencia a través de sus autoridades, y aplicarán sus principios, valores culturales, normas y procedimientos propios.
II. La jurisdicción indígena originaria campesina respeta el derecho a la vida, el derecho a la defensa y demás derechos y garantías establecidos en la presente Constitución.


Artículo 272
La autonomía implica la elección directa de sus autoridades por las ciudadanas y los ciudadanos, la administración de sus recursos económicos , y el ejercicio de las facultades legislativa, reglamentaria, fiscalizadora y ejecutiva, por sus órganos del gobierno autónomo en el ámbito de su jurisdicción y competencias y atribuciones.

Yeni anayasa sanırım Bolivya tarihinde bir ilke imza atan Evo Morales'in en önemli başarısı olarak sayılabilir. Özellikle bu maddeler, 1952'yılına kadar La Paz'ın en işlek merkezlerinden biri olan Plaza Murillo'ya girmeleri bile yasak olan,zengin azınlıklar tarafından yıllarca resmen sömürülen yerli halka, eşitlik, özgürlük gibi kavramlarının laftan ve asla gerçekleştirilmeyen büyük vaadlerden ibaret olmadığını kanıtlanmış oldu.

Maddelerin uzun uzadıya tam çevirisini yapmıcam ama kısacası yerli halkın yaşadığı bölgelere otonomi verilirken , ayrıca yargı yetkiside tanınıyor. Böylece Bolivya'da ilk defa tek bir merkezden yürütülen siyaset sona eriyor ve bölgelere geniş siyasi ve iradi halklar tanınıyor.Bu sayede de bu bölgelerde çoğunluğu oluşturan yerliler daha bağımsız bir yönetim şekli sayesinde eşitlik ve özgürlüklerden daha fazla yararlanma daha yüksek oranda temsil edilme şansını bularak kültürel ve ekonomik haklarını daha rahat savunabilicekler. İlk 1995 te bölgedeki suyun ve daha sonra 2002 de gazın özelleştirilmesi teşebüslerine kadar varan yerli halkı bir dönem sefalet içerisinde bırakan politikalardan sonra Evo Morales'in (Movimiento al Socialismo (MAS) Sosyalist Hareketinin kısa zamanda katettiği yol gerçekten inanılmaz.


Anayasa'nın giriş madellerinden de yapılan değişiklerden birisi de kullanılan dillerle ilgili . Bu maddeyle ispanyolca devletin resmi dili olmaya devam ederken ispanyolca bilmeyen yerli vatandaşlara devletle ilgili herhangi her münasebetlerinde kolaylık sağlanması açısından her özerk bölgede çoğunluğun kullandığı en az iki dilin geçerli olduğunu içeren yeni bir madde getiriliyor.

Artículo 5. I. Son idiomas oficiales del Estado el castellano y todos los idiomas de las naciones y pueblos indígena originario campesinos, que son el aymara, araona, baure, bésiro, canichana, cavineño, cayubaba, chácobo, chimán, ese ejja, guaraní, guarasu’we, guarayu, itonama, leco, machajuyai-kallawaya, machineri, maropa, mojeño-trinitario, mojeño-ignaciano, moré, mosetén, movima, pacawara, puquina, quechua, sirionó, tacana, tapiete, toromona, uru-chipaya, weenhayek, yaminawa, yuki, yuracaré y zamuco.
El Gobierno plurinacional y los gobiernos departamentales deben utilizar al menos dos idiomas oficiales. Uno de ellos debe ser el castellano, y el otro se decidirá tomando en cuenta el uso, la conveniencia, las circunstancias, las necesidades y preferencias de la población en su totalidad o del territorio en cuestión. Los demás gobiernos autónomos deben utilizar los idiomas propios de su territorio, y uno de ellos debe ser el castellano.

Madde de sıralandığı gibi Bolivya'da her yerli grubun ispanyolca dışında kullandığı toplam 36 farklı dil mevcut.

Ve son ve belki de anayasanın zengin azınlığı en çok vuran maddeleri de toprak düzenlemeleriyle ilgili

Artículo 398(opción A para el Referendo Dirimitorio). Se prohíbe el latifundio y la doble titulación por ser contrarios al interés colectivo y al desarrollo del país. Se entiende por latifundio la tenencia improductiva de la tierra; la tierra que no cumpla la función económica social; la explotación de la tierra que aplica un sistema de servidumbre, semiesclavitud o esclavitud en la relación laboral o la propiedad que sobrepasa la superficie máxima zonificada establecida en la ley. En ningún caso superficie máxima podrá exceder las diez mil hectáreas.

Los nuevos límites de la propiedad agraria zonificada se aplicarán a predios que se hayan adquirido con posterioridad a la vigencia de esta Constitución. A los efectos de la irretroactividad de la Ley, se reconocen y respetan los derechos de posesión y propiedad agraria de acuerdo a Ley.

İlk madde devletin koyduğu limit dışında on mil hektarın üstünde geniş arazi alımını engellerken , ülkenin gelişiminin ve kolektif menfaatin aleyhine olan her türlü kontratı geçersiz sayıyor. Ayrıca her türlü sömürme formu - toprağın , toprakta çalışan işçilerin sömürülmesi bu yasayla yasaklanıyor.Daha önceden on mil hektarın üzerinde arazi sahipleri geçmiş anasaya tabi tutulucaklarken yeni alım ve satımlar yeni anayasanın bu maddesi çerçevesinde düzenlenicek.

Bolivyalı liderin muhalefetin en çok karşı çıktığı bu maddeyle ilgili yaptığı yorum ise şu

" se acabaron los terratenientes. Aqui termnino el Estado colonialista , el colonialismo interno y el externo. Aqui ha terminado el noeliberalismo.... Gracias a la cociencia del pueblo lo recuperamos para toda la vida.


"Arazi ağalarına büyük toprak sahiplerine son.Devletin sömürüsüne , iç ve dış sömürüye son. Neoliberalismin bittiği an. Halkımızın sağduyusla gücümüzü kazanmış ve kurtulmuş bulunmaktayız."

Referandum sonuçlarına göre en çok hayır yine Zenginlerin çoğunluğu oluşturduğu Hilal bölgesinde ( Santa Cruz, Beni, Pando ve Tarija) verildi. Yeni anayasadaki bazı maddelerin yerlilerle ilgili pozitif ayrımcılık yapıldığına yine en çok zenginler ve ortasınıf inanıyor.

Yine solcu bir kaç entellektüel yeni anayasanın tam olarak toprak reformunu gerçekleştirmede yetersiz olduğunu düşünmeye devam ediyor Morales'i Chavez'i olduğu gibi Peron'a benzetenler de mevcut. Sonuç olarak bu anayasanın her ne olursa olsun Bolivya'da sömürülen yerlilerin hayat standardlarını iyi yönde etkileyeceyi kesin. Fakat yine de Bolivya'lı aydınlar hala karamsar. Bu anayasanın veya bunun gibi binlerce anayasanın ve Evo'nun uyguladığı hiç bir politikanın şimdi mevcut olan ve ileride de mevcudiyetini koruyacak olan zenginler ve yerliler arasındaki gelir uçurumunun önüne asla geçilemeyeceğinden eminler.Hep Birlikte görüceğiz.

1/24/2009

ON BEING CERTAIN


Bugün bir arkadaşımla kendinden çok emin insanlarla ilgili konuşuyorduk. Her yaptığından yüzde yüz emin gibi duran , bir an bile şüphe duyduğunu düşünmediğiniz. Asla'yla başlayan bir sürü cümle sonra ardı arkası kesilmeyen kesinlik içeren bir sürü ifade , sürüsüne bereket hayırlar , evetler. Ama hiç bilmiyorumlar emin olamadımlar yok. Sonra bunun ne kadar hastalıklı bir şey olduğunu söyledim. O da bana sürekli kararsız kalmanın ve emin olamamanın da en az her şeyden emin olmak kadar hastalıklı olduğunu söyledi. Sonra yemek yemeye devam ettik. Ve sonra ben eve gelirken düşündüm,eğer kendiniz dışında başka birilerinden sorumluysanız , en basitinden anne ve babaysanız, bilmiyorumlarla emin değilimlerle , yani kısacası çok sağlam olmayan duruşlarla çocuk yetiştirmek ne kadar kolay olabilir? Kaçımızın annesi babası herhangi zor bir durumda iyiliği ve kötülüğü veyahut doğruluğu ve yanlışlığı tartışılır bir durumda çok fazla düşünüp evladım emin değilim ben de hala çözemedim bilemiyorum cümlesini sarf etti ? Belki biraz büyüdüğümüzde ama en azından çevremde çocuk yetiştiren her anne babamının emin olduğum bir şey varsa o da bu söyleyeceklerimdir- en çok evet ve hayır dediklerini işittim. Zorda kaldıklarında da Bunu bir de annene veyahut bir de babana soralımlar...Bilmiyorum, emin değillimlerin çoğunlukta olduğu bir çocuk yetiştiriş tarzı çok gerçek olur orası kesin ama sonuç olarak gördüğüm kadarıyla anne ve babaların tercih ettiği bir durum değil,kesin yanıtlar daha huzur verici çocuklar için. En azından benim için öyleydi.

Siyassette de öyle, daha her şey politikacının ilk konuşmasında başlıyor.Emin olduğundan en çok şüphe duyduğu anlarda , kendisini değil milyonlarca insanın güvenini kazanması gerekiyor. Geçen sene tezim için Marx Weber'in ünlü Herrschaftssoziologie ( The sociology of Authority) si üzerine çalışırken , karizmatik liderlerin en önemli özellikliğinin, inandırıcılık olduğunu okumuştum . İnandırıcılık - persuasiveness sınırları çok zor çizilebilicek bir güç ama Weber'in İsa üzerinden verdiği örnekler bu gücü tanımlamaya yetiyor.Peygamberler doğal olarak kendilerinden ne kadar şüphe duyarlar ? Mucize bekleyen bir halk var karşısında yeni liderin , ve durum vahim büyük sözler vermesi gerekiyor arasıra çuvallıyacağını bilse bile ,çünkü hepimiz karşımızda ne kadar hastalıklı olduğunu bilsek de - yaptıklarından , düşündüklerinden hiç şüphe duymayan ve gerçekten inanan anne ve babalar ,öğretmenler ,liderler istiyoruz.

Sanırım bir hiyerarşi olması gerekiyor , bu liderlerinde sonunda "seçilmiş olduklarına" olan inançları kendiliğinden gelişmiyor yukarı bakıp teşekkür ediyorlarsa hiyerarşi tamamdır.

Bush'un başkanlığı sırasında seçilmiş olduğuna inanmasının bu yüzden garipsenicek bir yanı yok . Bütün bunları yazdıktan sonra Jonah Lehrer'in The Frontal Cortex'deki makalesiyle karşılaştım.

Ne kadar doğru bilmiyorum ama oldukça inandırıcı. Birincisi Bush dönemi sırasında yapılan araştırmalar daha isimlerinden kendilerini ele veriyorlar oldukça ilginç. İkincisi Lehrer'in düşündüğü gibi Siyaset ve Bilimsel Çalışmalar arasında böylesine güçlü bir ilişki varsa bu inanılmaz etkileyici bir şey.

Buyrun sizde bakın
The Frontal Cortex : Politics and Research

1/23/2009

THE WHOLE PACKAGE

Bu hafta Kuba- Arjantin yakınlaşmasının arka planında yatan nedenleri anlamaya çalışmak dışında yaptığım tek şey israil- filistin çatışmasının tarihinde en önemli rolleri oynayan insanlar ve örgütlerle ilgili daha fazla şey öğrenmeye vakit ayırmak oldu. Okuduğum her makalenin linkini koymayacağım kimsenin vakti ve taakati yoktur. Ama birkaç link varki kesinlikle paylaşmam gerektiğine inanıyorum.

Birincisi: Ayşe Hür'ün Taraf'ta yayınlanan israil -filistin çatışması ve israil-türkiye ilişkilerini anlattığı yazı dizisi her ne kadar kendisinin de yazı dizisinin başında belirttiği gibi çatışma tarihini çok kısa bir özet olarak sunsa da en azından çok anlaşılır olması ve kullandığı referanslar açısından çok önemli

Taraf Gazetesi | 90 yıldır kanayan yara: Filistin (1)

İkincisi ise israil - filistin arasında tırmanan gerilimden tam olarak bir sene önce yazılmış bir makale. Olmert'in Sharon'dan farkının ve pragmatizminin daha iyi anlaşılması açısından ayrıca yerleşim politikaları , Osla barış sürecinden sonra israil ve filistin arasındaki çatışmanın israil iç politikasına nasıl yansıdığını ve son bir ay içerisinde yaşanan bu yeni çatışmanın geri planında yatan sorunları da özetliyor.

Olmert & Israel: The Change - The New York Review of Books

Üçüncü vericeğim link ise İsrail-Filistin Çatışma tarihiyle ilgili fikrine en çok başvurulan isimlerden birine ait Rashid Khalidi. Khalidi halen Columbia Universitesi Ortadoğu Çalışmaları Enstitüsü'nün başında bulunuyor ve Journal of Palestine Studies'in editörlüğünü yapıyor. Khalidi'nin İsrail-Filistin çatışması üzerine yazdığı bir çok makalesi bulunsa da ben onu Arab Nationalism üzerine uzmanlaşmış olmasından ve yazdığı "Palestinian Identity: The Construction of Modern National Consciousness" kitabından biliyorum. Ortadoğu politikası almış her öğrencinin Arap milliyetçiliğinin çıkış noktası ve gelişimini anlaması için okuması gereken en önemli kitaplardan biri.

Çok fazla uzattığımı düşünüyorum bu yüzden Khalidi'nin 40 yıllık Filistin - İsrail çatışmasıyla ilgili konuşmasını koyuyorum.Bu konuşma yetmezse benden tavsiye direk amazon'dan Khalidi'nin çatışma tarihini anlatan Iron Cage'ni benim yaptığım gibi gözünüz kapalı direk almanız!



Ayrıca NY Times'ta op ed bölümünde yayınlanan What You Don’t Know About Gaza başlıklı yazısı için

NY Times Op-Ed Piece: What You Don’t Know About Gaza « The View From Here: "What You Don’t Know About Gaza"

1/22/2009

WALTZ WITH BASHIR

Waltz with Bashir 1982 Lübnan Savaşı sırasında , Falangalist milislerin Filistinli mültecilerin bulunduğu toplama kamplarında işlenen katliamı hiç bir şey yapmadan izlemek zorunda kalan İsrail'li bir askerin geçmişe dönüp yaşadığı kabusun sorumlularını aramasını anlatıyor. Filmi hala izlememiş olsam da trailer'ından sitesinde okuduklarımdan sonra savaş karşıtı bir film olduğu apacık orda. İsrail nüfusunun büyük bir çoğunluğunun Gaza işgaline karşı çıkmadığı yeni bir savaşın ortasında gösterime girmesi tabi çok ilginç bir rastlantı olmuş. Okuduğum kadarıyla Beyrut'ya gösterimine izin verilmemiş. Bunu da çok normal karşıladım.Yine de bu filmi adam akıllı değerlendirmek için Nuray Mert'le izlemek isterdim.Zira bugün hala Beyrut'ta olup bitenlerle ilgilenen tek türk gazeteci o.


Vanity Fair'dan John Lopez 1982 Lübnan savaşına gönderilen ve sonunda Falangalist milislerin Filistinli mültecileri zalimce katledişlerini tanık olan iki askerle (baba ve oğul) inanılmaz bir röportaj gerçekleştiriyor. Ben hala bütün bu olanlardan sonra soykırımın olmasına bir nevi izin veren Ariel Sharon'nun nasıl 20 sene sonra başkan olabildiğine şaşırıyorum . Belki de şaşırmamalıyım...

Vanity Fair'deki John Lopez röportajı baba ve oğul isimlerinin yayınlanmasını istememiş normal buluyorum.

Two Generations of Israeli Soldiers React to Waltz with Bashir: Oscars: vanityfair.com


Filmin yönetmeni Ari Folman'nın yorumuyla 1982 Lübnan Savaşı'nın kısa bir özeti. Filmin trailer'ınıda bu sitede bulabilirsiniz.

Waltz with Bashir

Herşeyin sonunda filmi izlemesem'de Ari Folman'nın filme seçtiği ismi çok yerinde buldum. Falangalist milislerin suikaste kurban gitmiş sevgili karizmatik liderlerinin öcünü almak adına işledikleri korkunç soykırımı anlatılan filme verilebilicek en iyi isim Bashir Gameyel'le vals olabilirdi.

Ve Bashir Gameyel

1/21/2009

HEALTH CARE REFORM

Bu sene Amerika'daki seçim heyecanı sırasında tarafların en çok tartıştığı meselelerden biri sağlık reformu oldu.Clinton'nın planıyla Obama'nın planı arasındaki farktan tuttun , şimdiye kadar neden Amerika'da Medicare'ı adam edicek ingiltere'de kanada'da olduğu gibi düzgün bir sağlık sistemi olmadığı konuşuldu . Ama genel olarak ben bu konu konuşulduğu zaman okuduğum Paul Krugman kitaplarıyla yapılması gereken ideal sağlık reformunun ne tür yenilikler içermesi kimleri en çok göz önünde bulundurması ve yine en çok hangi örneklerden esinlenmesi gerektiğini genel olarak bilsem de ayrıntılarıyla mesela daha önce İngiltere'de Fransa ve kanada'da gerçekleşen sağlık reformlarının içeriğini, tam olarak ne zaman gerçekleştiklerini bilmiyordum.
Bu yüzden newyorker'da Obama'nın daha başkan olmadan vaad ettiği yeni sağlık reformunun nasıl olması gerektiğini bu reformu gerçekleştiren ülkelerden örnekler vererek açıklayan oldukça özetleyici bir yazı yazmış Atul Gawande . Ben bayıldım , sizde bayılın.


Annals of Public Policy: Getting There from Here: Reporting & Essays: The New Yorker

LEGOLAND





Lego'nun Obama'nın başkanlık merasimini kurgulaması tabiki çok şeker çok tatlı lego obama, lego bush, lego cheney , lego başpsikopoz , lego kalabalıklar herşey çok inanılmaz çok GERÇEKDIŞI! Tek bir isteğim var bir dahaki legoland projesinde bu sefer guatanomo üssü, ne biliyim , gaza'da katliam , ilk atom bombasının düşüşü gibi daha masif projelerinde göz önünde bulundurulması. En azından bu şekilde California'daki Legoland daha insani bir amaca hizmet etmiş olur ,gerçeği birebir yaşarken verdiği zararı idrak edemeyenlere gerçeküstü seçenekler sunarak...

ESPERANTO-CONSTRUCTED LANGUAGE


Sanırım bu dünyada yaşamıyorum , 122 yıl önce ilk defa yapay bir dil icad ediliyor ve ben bunu bugün öğreniyorum . Önümde duran secondhand kitap bana 16 ana kuralla nasıl yeni bir dil konuşucağımı anlatıyor. Bahsettiğim dili icad eden hayır Anthony Burgess değil ve dil Clockworkorange'ı anlamak için kullanılmıyor. Belki de bu yazıyı okurken bu dilden bi haber oluşuma şaşırıcaksınız ama eminim benim gibi bu dilin varlığından binlerce üyesi olan klüplerinden , unesco tarafından tanındığından bihaber insanlar var eminimki varlar ve benim gibi yazıyı okuduktan sonra şaşırıcaklar. Merak ettiğim şey ki çok iyi inceleyemedim Polonyalı doktor Zamenhof'un bulduğu Esperanto dili de maço öğeler taşıyor mu ? Doğduğumuz ilk andan itibaren duyduğumuz cümlelerin - çok güzel bir kız çocuğu nur topu gibi bir oğlunuz oldu olması- ve daha sonra kız oğlan arasındaki farkın ilerleyen yıllarda dilin bir çok başka öğesiyle kafamıza kazınması, ve yine bir çok dilde karşınızdaki insanı tanımlarken bakirelik , bekarlık gibi statülerin büyük önem taşıması bana ilk olarak icad edilen bu yeni dilde ne tür kültürel , cinsel baskıların etkili olduğunu düşündürttü. Maskulin ve feminin'nin dışında tabi dili etkileyen bir çok şey daha var saymakla bitmez fakat en önemlileri tabi kültürel normlar ve ideolojiler , afrikalı bir kabilenin kullandığı bir dilde onlar için çok büyük önem taşıyan su kelimesinin anlamı ve önemiyle türkçe de su kelimesini kullanışı arasında bir sürü fark var , bu yüzden dille uğraşan insanların dilin etnolojisi söz konusu olduğunda- en yavan tabirle- kafayı yemelerini çok doğal karşılıyorum , dil Benjamin'nin dediği gibi oldukça faşist ve söylemek istediklerimizi sadece onun buyruğu altında ifade edebiliyoruz ve bazen hissettiklerimizi ne yazık ki istediğimiz şekilde kelimelere dökemiyoruz , çünkü tek bildiğimiz ve tek seçeneğimiz günlük yaşamın bütün cinsel ayrımcı,baskıcı ve siyase kültürün bütün çirkinlikleri ve gerçekleriyle süslenmiş kendi anadilimiz,fakat yine de herkesin kendi anadilini kullanışı farklı bu yüzden dil sürekli gelişen yeniden oluşan yani sürekli yapım aşamasında olan bir şey. Konudan çok sapmadan devam etmek istiyorum. Bu yüzden Esperanto'yla bu gün karşılaştığımda ilk önce böyle bir şeyin nasıl mümkün olduğunu düşündüm, sonra araştırdığımda her ülkede bulunan Esperanto derneklerinin bu dili yaygınlaştırmak yeni kelimeler türetmek ve dünyada bir çok farklı dili konuşan insanlar arasında evrensel bir bağ oluşturma gibi oldukça idealist bir fikirle ortaya çıkması beni çok etkiledi. İlk işim en azından temel 16 kuralı öğrenmek olucak sonra , deyimler kısmına geçebilirim.

Esperanto hakkında daha fazla bilgi için keşke size esperanto'ca yazılmış bir wikipedia sayfası önerebilseydim ne yazık ki yok bu yüzden şimdilik inglizcesiyle idare ediceksiniz

sources ve category kısmına ve konuşan sayısına dikkat edin derim

Esperanto - Wikipedia, the free encyclopedia

1/20/2009

A REAL CHANGE

Gene Robinson New Hamshire'ın ünlü gay piskoposu
Obama ise Amerika'nın ilk siyahi başkanı
Obama'nın başkanlığa geçişinin ilk resmi merasiminde açılış duası için seçtiği psikoposun Rick Warren olmayışı beni çok şaşırttı.

Amerika gibi bir ülkede her zaman milyonların izlediği başkanlığa geçişinin ilk resmi töreninde gay bir piskopos'un açılış duasını yapması demek
gerçekten büyük bir değişim demek.

Ama ben Bostan Globe köşeyazarı Yvone Abraham'ın bu konuyla ilgili yorumunu çok yerinde buldum , hala Obama'nın Gene Robinson'u seçmesinin yerinde bir karar olduğuna inanmıyorum.

On balance, no - The Boston Globe: "Episcopal Bishop V. Gene Robinson will give the opening invocation for Inauguration Week"

Richard'ın duasında Obama'yla ilgili yüksek beklentilere getirdiği eleştirinin - Yeni Başkanımızın hepimiz gibi normal bir fani olduğunu ve mesih olmadığını unutmayalım kısmının HBO tarafından sansürlenmesi yine oldukça ilginç .

Fakat yine de Richard'ın açılış duasının bir çok kısmı Obama'yı oldukça tatmin etmiş olmalı-


en azından metne bakınca ben öyle düşündüm.

Welcome - Diocese of New Hampshire - The Episcopal Church: "Give him wisdom beyond his years, and inspire him with Lincoln’s reconciling leadership style, President Kennedy’s ability to enlist our best efforts, and Dr. King’s dream of a nation for ALL the people."

GURURUMUZSUN CARLOS SLIM

SABAH - 19 Ocak 2009, Pazartesi - Osmanlı torunu Slim, NY Times'a kredi verecek

carlos slim'le ilgili bin küsür haber çıkıyor, fakat google'un türkçe arama moturuna Slim'in ismini girerseniz karşınıza ilk çıkıcak şey osmanlı torunu'yla başlayan haberler.
ben hala takılmış durumdayım, övünücek ne var bulamıyorum

ikinci link daha da korkunç ve absürd bu sefer Slim'le resmen gurur duyuyoruz...

Osmanlı torunu dünyanın en zengin adamı Vaybee! - Channels

aradaki bağlantıyı göstermek için hazırladıkları harika kolaj beni benden aldı.



GURURUMUZSUN SLIM!

1/17/2009

VE BU HAFTA BİTERKEN

Cordaba'ya çok yakın olan Barrio Anexo sakinlerinin yüzde sekseninin soya tarlalarından yayılan ilaçların sulara toprağa karışmasıyla kanserle mücadele etmek zorunda kalması

Página/12 :: El país :: El veneno que asoló el barrio de Ituzaingó



sürreal bir şekilde kürtajın yasak olduğu bir ülkede yaşadığım için her gün gazetede gördüğüm protestolar ölüm haberleri

Página/12 :: Sociedad :: Otra muerte por un aborto inseguro

ve hudson river'daki uçak kazası sonrası bir anda suda yüreyebildiklerini keşfeden yolcular - iphone'dan çekilmiş bu foto





Sevgili Bush'un veda konuşması

20090115-17.pod.a.mp3 (audio/mpeg nesnesi)

Bush Farewell Address (TEXT)


watergate kahramanı deep throat Mark Felt'in 85 yaşında hayatını kaybetmesi

Mark Felt, Watergate's `Deep Throat,' dies at 95 - Yahoo! News


ve bu aralar okuduğum en iyi yazı

Op-Ed Columnist - An Economy of Faith and Trust - NYTimes.com

1/16/2009

REFUSENIK-SARVANIM

New York Times'ta daha bir az önce yayınlanan haberde İsrail'in Gaza'daki Birleşmiş Milletler Binası'nı bombaladığını yazarken ,İsrail'li vicdani redcilerin videosunu izlemek oldukça garip geldi. Şu an sayıları 550'ye ulaşan bu grup kendine Hamas yerine başka bir düşman seçmeyi tercih etmiş gözüküyor. İsrail kamuoyunda hala hiç de hoş karşılanmayan refusenikler,açılan ve uzun süre kapanmayan davalar hatta hapis cezaları ve çok daha kötüsü ülkelerini terk etmek zorunda bırakılsalar bile , Gaza'ya gidip Hamas dışında herşeyi hedef halan bu savaşta jenaratörleri dahi çalışmayan hastaneleri vurmaya,herşeyden habersiz evlerinin bodrumlarında saklanmaya devam eden insanlara kabus yaşatmaya gitmeyeceklerinden emin en azından vicdannen rahat bir uykusuzluk çekebiliyorlar.( eninde sonunda Ortadoğu'da kimsenin mışıl mışıl uyumadığından oldukça eminim) Ya hayatları boyunca , onlar gibi binlercesinin daha anasıfından başlayarak defalarca kez duymak zorunda kaldıkları kahramanlık hikayeleri,dini mitler ve tabiki de mağdur olmanın beraberinde getirdiği haksızlık hissinin tetiklediği öfkeden asla vazgeçmemeleri gerektiğine inandırılmış ve bu öfkeye boyun eğmesi beklenen ve yine ancak bir filistinlinin daha ölmesiyle ülkelerinin huzura kavuşucağına inanan diğerleri ?


Savaşa katılmak zorunda kalan askerlerin, bölükleriyle birlikte yol aldıkları her an,sessizlik içerisinde kendi vicdanlarıyla, durumun absürdlüğüyle ve öldürmek zorunda kaldıkları ama hiç tanımadıkların insanların,ellerini,burunlarını ağızlarını oldukça iyi hatırlamalarına rağmen - hatta hafızalarına kazınmasına rağmen bir türlü seslerini,sevdiklerini,hayatlarıyla alakalı en ufak bir anıyı dahi hatırlayamayışları sonunda inanclarını yitirmelerine neden olabilir veyahut benim algı mekanizmamı devre dışı bırakacak şekilde hala öldürmeye devam ediyorlarsa: çoktan inançlarını yitirmişler demektir.


Louis Ferdinand Celine Fransa'da hala gizli bir faşist antisemitist olarak hatırlanıyor olabilir. Ama yine de savaşın ne olduğundan çok ne olmadığını anlamamı sağlayan okuduğum en iyi kitaplardan birinin Voyage au bout de la nuit ( Journery to the end of the Night) yazarı olduğu için onun sözleriyle bitirmek istedim.

“I think all great innovations are built on rejections.”

Louis Ferdinand Celine

Son izlediğim israil'li refuseniklerin videosu

name= >


ve ayrıca yine 550 ulaşan refuseniklerin isimleri ve imzaladıkları mektup için

Combatant Letter 2002

1/15/2009

DAVID CERNY

David Cerny 1967 Prag doğumlu Çek heykeltraş. 5 ocak 1968'de başlayan Prag Baharı sırasında tam bir yaşına basan Cerny'nin ailesi oğullarının Sovyetler Birliğinin çöküşünden sadece bir kaç sene sonra Prag'ın merkezinde yer alan ikinci dünya savaşından kalma rus tankını pembeye boyama cesaretini gösterebiliceğini asla tahmin etmezdi gibi geliyor. Nitekim Çek Cumhuriyeti tarafından anıtsal değer taşıdığı düşünülen bu eski tankı izinsiz boyaması yüzünden holiganlık suçuyla yakalanıyor.





Cerny'nin olay yaratan işleri tabi sadece pembeye boyadığı rus tankıyla bitmiyor,Daha sonra yine Prag'ta , şehrin en yüksek binalarından biri olan Zizkov Tv Binası'nın bütün cephelerine yürüyen bebekler yerleştiriyor.




Yine ilk Avrupa'da daha sonra da Amerika'nın Michigan eyaletinde sergilendikten sonra 1996'da Prag'a getirilip yedi katlı bir bınanın tepesinden büyük bir direğe asılı olarak konulan Sigmound Freud heykeli uzun süre Prag Polisine kabus dolu günler yaşatmış. Asılı duran adamı gören şehir sakinleri binanın tepesinde gerçekten intihar girişiminde bulunan biri olduğunu düşünmüşler anlaşılan.






Yine herkesins sevgilisi Damin Hirst'in en bilinen işlerinden biri olan The physical impossibility of death in the mind of someone living'e güzel bir gönderme yaptığı , akvaryum içine yatık duran Saddam modelini yerleştirdiği (Hirst - köpekbalığını tercih etmişti )enstalasyonu görülmeye değer.







Cerny'nin daha bir çok olay yaratan eserine bakmak için garip websitesini öneririm , eserlerinin gösterildiği galeriden parasını alamadığı için yazdığı kırmızı nota dikkat edin derim

David Cerny - uplne oficialni stranka

Son olarak bana bu yazıyı yazdıran son çalışması şu sıralar Bürüksel'deki Avrupa Birliği Bina'sında sergileniyor. Eserin'i yaparken Avrupa 'lıların mizah anlayışını test etmeye yönelik bir şey yapma fikrinin ağır bastığını savunan Carney'nin bu çalışması , daha şimdiden başta Bulgarları ve daha sonra Almanları oldukça sinirlendirmişe benziyor. Her ülkeyi hafızalarımıza yerleşen oldukça klişeleşmiş görüntüleri üzerinden anlatmak isteyen Carney , Almanya için ünlü otobanları ki almanlar otobanların(Cerny tarafından svastika işareti olarak gösterildiğini idda ediyorlar), Fransızlar için isyan bayrağını , Aşırı katolik Polonyalı'lar için gay bayrağı tutan kardinali , Bulgarlar için alaturka tuvaleti ve Avrupa birliğiyle ilgili her karara şüpheyle yaklaşan İngilizlerin kapladığı alanı boş bırakan Cerny'nin eseri daha uzun süre konuşulucağa benziyor.





Good evening, my fellow Americans.



Bush'un East Room'dan vericeği Veda Konuşmasına saatler kala , şimdiye kadar verilmiş en iyi veda konuşmasının kime ait olduğunu düşündüm , belli kriterler olmadan sanırım değerlendirmek çok zor. Ben aralarından iki tane seçtim.


1- Richard Nixon'nın veda-istifa konuşması hiç bir inandırıcı tarafı olmamasına rağmen ,ilk impeachment'tan giden başkan olduğu için yine oldukça ilgi çekici.

Konuşmasının metni ve sesli kaydı için :

American Rhetoric: Richard M. Nixon - Resignation Speech

2. Eisenhower'ın veda konuşması , şu an hala Amerika'nın dış politikasıyla ekonomisi arasında bağlantı kurmayı beceremeyenleri aydınlatmak için bir gazetecinin bir profesörün konuşmalarından değil,ilk defa bir amerikan başkanından alıntı yapmanıza olanak verebilicek mucizevi bir konuşma, daha gerçekci ve daha dürüst bir ulusa sesleniş olduğuna inanmıyorum. Daha sonra da sanırım gelen hiç bir Amerikan başkanı Eisenhower kadar dürüst olup "Military Industrial Complex" in varlığından ve tehlikesinden bahsetme cesaretini gösteremedi.

Konuşmanın metni ve sesli kaydı için

American Rhetoric: Dwight D. Eisenhower -- Farewell Address: "Dwight D. Eisenhower



Bush'un beni şaşırtma ihtimalinin pek yüksek olduğunu da sanmıyorum.Yine de daha görevi sırasında Amerikan tarihindeki en kötü başkan seçilen bir liderin veda konuşması büyük süprizler yaratabilir. O yüzden beklemeye devam ediyorum .

SANTIAGO PORTER






Bu hafta salı günü ev sahibimle birlikte sabahın sekizbuçuğu gibi asla sokakta olmak istemediğim bir saatte kontrol için hastaneye gitmek zorunda kaldım. İyi ki kalkmışım ve gitmişim demem çok fazla bir zaman almadı, gittiğim hastane Policlínico Ferroviario Central ,Peronist dönemde inşa edilmiş oldukça büyük, oniki katlı bir bina.Koridorların genişliği ve uzunluğu yine binanın pencereleri ,iç dekoru Peronist dönemde yapıldığını kolayca tahmin etmemi sağladı. Binadan ayrılırken asansörün bir türlü boşalmaması üzere hiç bitmeyecek gibi gelen helezon merdivenlerden inerken , acaba Buenos Aires'te bu bina gibi Peron'nun liderlik ettiği dönemde inşa edilmiş kaç bina olduğunu ve onların hangi mimari özelliklere sahip olduklarını acaba hepsinde rastlanabilicek ortak özelliklerin de olup olmadığını düşündüm. Sonra rastlantı eseri Belgrano'ya giderken gördüğüm askeri hastane ortak bir şeylerin kesinlikle olabiliceğini kanıtladı ki sadece otobüsün camından gördüğüm kadarıyla.Peki bütün bunların yazının başlığıyla ne alakası var? Santiago Porter Arjantin siyasi tarihindeki çalkantıları, işkence görmüş insanlara,acımasız generallere,isyan eden kalabalıklara ait görüntüleri kullanmadan oldukça radikal bir şekilde salt bu çalkantılara ev sahipliği yapmış binaların fotoğraflarını çekerek açıklıyor. Her hafta pazar sabahının ilk ışıklarıyla bir zamanlar Arjantin'de yaşayan binlerce insanın hayatını sonlandıran veyahut acımasızca değiştiren kararların alındığı bu binaların önünde duran Porter, binaların belleğimizde oynadığı role dikkat çekiyor. 1 mayıs 1977 gösterileri sırasında Taksim'de bulunan insanların şimdiki The Marmara otelinin olduğu binayı , Kazancı yokuşunu , meydanı ,AKM'yi her gördüklerinde hissettikleri acı ve çaresizlik sanırım binaların ülkelerin ve halkların belleklerinde ne tür bir yer edindiğini bize en kısa yoldan açıklıyor.

Bir zamanlar acımasız generallerin içinde çalıştığı , işkencelere mağruz kalan solcu gençlerin de önünde protesto yaptığı bu binaların pazar sabahının ilk ışıklarıyla çekilen bu ıssız görüntüleri,benim gibi bu ülkenin siyasi belleğini taşımayan biri için bile oldukça tüyler ürpertici. Bu yüzden her hafta işkenceler sonucu kaybettiği çocuğunun torununun bulunması için gittiği meydan da hala kendinde bağırabilicek gücü bulan seksen yaşındaki bir anneanne'nin bu ıssız binaların önünden her geçişinde hissettiği çaresizliği tahmin dahi edemiyorum.

Ve bir not Porter 2002 de Gugenheim bursu almış pek şaşırmadım...

ve yine Porter'ın binalarla ilgili serisiyle ilgili daha fazla bilgi için:

Santiago Porter Fotografías Recientes

İSRAİL-(FİLİSTİN)=?

Bu konu hakkında aslında hiç bir şey yazmak istemiyordum , hala çok isteksizim. Birincisi hala konuya yeterince hakim olduğumu düşünmüyorum ki aslında bu konu hakkında fikir öne sürebilicek cesarette olanların çoğunluğuna göre çok daha fazla fikrim olduğunu savunabilirim , iki sene boyunca aldığım ortadoğu politikası derslerinden ve okuduklarımdan sonra - fakat yine de bu bölgeyle ilgili yeteri kadar tarihsel okuma yapmadığım için şu an olup bitenleri enine boyuna değerlendirmesini yapabilicek kapasitede hissetmiyorum kendimi. Şu an olup bitenlerle ilgili yüzeysellik son ihtiyaç kanımca. Birincisi gereksiz açıklamalar hem objektif bilgileri bulandırıyor hem de bu konuda bilgi sahibi olmayan insanların kafalarını karıştırıyor. Şu an olup bitenleri beş yıllık bir zaman dilimi içerisinde analiz etmek ne kadar yanlışsa tamamını bir ulus-devlet ülküsünün *israil'inkinden bahsediyorum altında incelemekte bir o kadar yanlış. Olayları hiç bir zaman tek taraflı görmeme verilen bilgiyi sürekli sorgulama taraftarı olmak gerçek bir toplumbilimcinin görevi,bunu yapmıyorsa eğer zaten yaptığı işin doğruluğuna ve tarafsızlığına olan inancını yitirmiş demektir.

İsrail-Filistin sorunu öyle bir çatışmayı içinde barındırıyor ki geçmişini ve geleceğini düşünürek şimdi alınan kararlar ışığında verilen zararları çok kolay göz ardı edebiliyor insan.Veyahut tam tersi bir yanılgıya düşüp sadece realiteye odaklanıp geçmişin karamsarlığının da etksiyle geleceği yok sayabiliyor.Yani eninde sonunda iki tarafında ya geçmişi ya geleceği ya da şimdiyi farklı zamanlamalarla es geçtiği ve iki tarafında oldukça kesin ifadelerle varoluşsal olarak algıladığı bir sorun bu.

En çok da aslında "öteki" üzerine bir sorun bu. Bu yüzden bu sorun hakkında yazılmış ve yazılıcak olan hiç bir akademik yazı bu sorunun yarattığı şiddetin temellerini incelerken , varlığın ötekiyle olan ilişkisini irdelemeden bir sonuca varamaz. Çünkü şiddetin temelinde yatan sorun budur. Bu yüzden Emmanuel Levinas'ın varlık ve öteki arasındaki ilişkiyi irdelediği " Humanism of the Other "sı bugün İsrail-Filistin arasında süregelen çatışma üzerine başvurulan en önemli temel eserlerden birisidir.

Bu yazıyı yazmamın sebebi de aslında Levinas'ın bu kitabını kısa zaman önce okuyup süregelen çatışmayı bu kitap üzerinden algılamaya çalışmamdan kaynaklanıyor. Ama bugün yazmamın başka bir sebebi var. O da indepedent'te okuduğum bir Robert Fisk makalesi.

Robert Fisk’s World: Wherever I go, I hear the same tired Middle East comparisons - Robert Fisk, Commentators - The Independent

Fisk bu makalesinde kısaca Kanada'da bulunduğu süre içerisinde İsrail-Filistin arasında süregelen çatışmanın sağcı basın yayın organlarınca desteklenen pro- İsrail bakış açısını sorguluyor.İsrail'in Hamas'ı hedef aldığı fakat yüzlerce sivilin ölümüne,açlığa kısacası güç orantısızlığının egemen olduğu her savaşta gördüğümüz gibi bu savaşın da yol açtığı felakatlerin sonucunda kendine ne tür bir meşruiyet zemini yarattığını açıklıyor. Bir devlet elbetteki - varoluşsal kaygılarından ötürü- meşruiyet kazanmak adına her türlü şüphe çeken suçlamayı yapmakta sakınca görmeyebilir. Fakat bu ölümlerin salt rakamlardan ibaret olmadığını idrak edebilicek kadar tecrübeye sahip bir halkın çoğunluğu nasıl devletini haklı görebilir?

Fisk'in yazısında yer verdiği Fintan O'Toole'un cümleleri sanırım yeterli bir cevap veriyor olucak.

"When does the mandate of victimhood expire?" he asked. "At what point does the Nazi genocide of Europe's Jews cease to excuse the state of Israel from the demands of international law and of common humanity?"...




Bu arada hiç bir savaş görüntüsünü kopuk bacaklı çocuk fotoğrafı veya battaniyelere sarılmış bina yıkıntıları arasında ailesini arayan bir adamın fotoğrafını koymayı tamamiyle reddediyorum.Susan Sontag'ın Regarding the Pain of Other'sını okuyan acının yabancılaştırılmasına katkı sağlayan her türlü savaş fotoğrafının tüketilmesine karşı olan herkes gibi.

1/12/2009

THE CHINESE DREAM - A SOCIETY UNDER CONSTRUCTION



THE PROCESS OF ORDERING A BOOK

1- ilk önce wemakemoneynotart'ta gördüm

Book review - The Chinese Dream - we make money not art

2- Sonra review'ları okudum

Book - THE CHINESE DREAM :: BURB

3- Samplereading'lere göz attım

4- Daha da emin olmak için trailer'ı izledim

magic_bullet.mp4 :: BURB

5- Ve doğumgünü hediyesi olarak kendime The chinese dream- a society under construction'ı seçtim.

1/11/2009

MANY FACES OF BUSH







Bugün gazetede Bush'un son günlerde neler yaptığına dair kısa notları okuyordum , sonra gazetenin pazar ekinde oliver stone'nun Bush'u anlattığı son filmiyle ilgili bir kritik okudum. Bu da yetmezmiş gibi her zaman eve dönerken geçtiğim borges ve armenia 'nın kesiştiği yerde - daha önce hiç yukarı bakmayı akıl etmediğim için sanırım- kocaman bir bush resmi gördüm. Oğul Bush'un Beyaz Saray'daki son haftası bu hafta.Daha iktidardayken Amerika'nın gelmiş geçmiş en nefret edilen başkanı olarak anılan bu komik suratlı adam milyonlar için bir bir canavar ve evet milyonlarca insanın ölümünden sorumlu fakat bütün bunların arkasında tek bir canavar arama fikri bana tek bir kahraman yaratma fikri kadar saçma geliyor.

Stone'a göre Bush aileye yakışmaya çalışan hiç büyümesine ve sorumluluk almasına izin verilmemiş , zengin mutsuz huzursuz avare bir genç sonradan karşımıza çıkan şey Bush ne peki? Bush'un aile isminin yanına eklenen başkan ünvanını lekelememek adına gerçekleştirdiği performans: biteremediği cümleleri, korkunç espirileri,yetersizliği ve bilgisizliğini göstermekten kaçınmadığı diyologlar serisi,ama herşeyin sonunda Bush canavardan öte Stone'nun göstermeye çalıştığı şekilde bir piyon. Ve 18 ocakta Obama'nın koltuğa oturmasıyla birlikte barbekülerine , ölen kedisi india için tuttuğu yasa klüp yemeklerine ve brunch artı golf sefalarına geri dönücek oldukça sıradan Amerikalı bir emekli. Peki bu sefer Amerika'dan ölesiye nefret edenlerin yaratacağı yeni canavar kim olacak?

Peki geçmişe dönüp baktığımızda Bush'u hangi görüntüleriyle hatırlayacağız acaba ? Google arama motoruna Bush yazdığınız zaman görsellerde çıkanlar oldukça renkli , kafasına ayakkabı yerken , uyuklarken , köpeğiyle gezerken , golf sophasıyla , queen elizabet'e manasız şakalar yaparken ,kocaman bir hindiyle birlikte verdiği poz fakat bütün bunların dışında binlerce photoshoplu foto. Şunu unutmamalıyız nefret ve yaratıcılık bir araya gelince oldukça klişe görüntüler ortaya çıkıyor.

Maymun Bush,Marliyn Manson Bush,,Hitler Bush,Çıplak Bush ... daha bir çokları Shrek Bush da mevcut gördüm.

Oliver Stone'un son filmi " W" nin fragmanı



en yukarda ise bugün çektiğim foto.

MARX ISN'T OLD-FASHIONED



9 Ağustos 1989'da Doğu Almanya hükümetinin Berlin duvarını kaldırmalısını onaylayan açıklamasından sonra duvarın önünde biriken binlerce alman için Marx artık bir hayaletti.. Kim derdi ki bir zamanlar Bradenburg Kapısı'nın önündeki barikatların kalkmasıyla birlikte oluşan bu insan seli bir gün tekrar Marx'ı hatırlayacak. Bugün Almanya yaşanan son ekonomik kriz sonrası kitapçılarda, basın bültenlerinde,parti tüzüklerinde tekrar Marx'la buluşuyor. Bu sıralar hızla yükselişe geçen ve gündemden düşmeyen yeni sol parti Die Linke'in başkanın Marxist teoriyi Parti manifestosunda kullanma fikri ve kitapçılarda yüzde üçyüzlük artışa geçen Marxist teori kitapları,ve tabiki ekonomi bakanı Peer Steinbrück'ün kendini Marx hayranı olarak nitelendirmesi hayaleti tekrar canlandırdı. Haber ne kadar ekim 2008 tarihli olsa da oldukça dikkat çekici koyuyorum.

Booklovers turn to Karl Marx as financial crisis bites in Germany | Books | guardian.co.uk

SEKİZ GÜN KALA OBAMA!

Dün kablolu'da rastladığım bir meksika kanalında ,üç gazeteci Obama'yı bekleyen zorlukları tartışıyordu.Kanalın websitesine konulan ankette en yüksek oyu israil- filistin sorunu aldı. ve onu takiben tabiki süregelen ekonomik krizin getirdiği zorluklar ve en sonunda meksikalıları çok yakından ilgilendiren sınır ve göçmenlikle ilgili problemler geldi. Gazetecilerden biri bütün bu problemleri solda sıfır bırakacak başka bir probleme dikkat çekti : İşsizlik.

Bob Herbert'de dünkü makalesinde İsrail-Filistin sorununu,sınır ve göçmenlikle ilgili problemleri bir kenara bırakıp Obama'yı en çok zorlayacak olan problem olarak bu soruna dikkat çekmiş.

Op-Ed Columnist - Obama’s Biggest Challenge - NYTimes.com: "Been there. Done that. Didn’t work"

Bu makaleyi okuduktan sonra Samuel Britain'nın 18 Aralık'ta Financial Times'ta çıkan başka bir makalesi aklıma geldi.

FT.com / Columnists / Samuel Brittan - Lessons from the original New Deal

Çünkü Britain'de bu makalesinde Amerika'nın şu an içinde bulunduğu büyük krizi diğer meslekdaşları gibi Büyük Buhran'a gönderme yaparak açıklamış fakat buna ek olarak Roosevelt'in Herbert Hoover sonrası başlattığı New Deal politikasıyla Amerika'yı büyük buhrandan çıkartmayı nasıl başardığını da adım adım anlatmış. Roosevelt'in ilk ilgilendiği sorun bugün olduğu gibi yine bankalar. İkincisi de işsizlik olarak devam ediyor. Bu yüzden bugün hala ekonomistlerin ve gazetecilerin Amerika'yı kurtarıcak tek çözümü revize edilmiş yeni bir New Deal'de görmelerinde çok da garipsenicek bir taraf yok gibi geliyor.

Peki Obama Herbert'in de makalesinde sorguladığı gibi bütün bu yüksek beklentileri karşılamaya hazır mı ?

Bostan Globe'da perşembe günü çıkan Dan Wasserman karikatürü büyük bir çukurda konuşma yapan Obama'yla yine kafalarda kocaman bir soru işareti bırakıyor. Bu arada Wasserman'nin önceki işlerine de yine buradan bakabilirsiniz.

Obama digs in - Out of Line - Online Cartoons by Dan Wasserman, Boston Globe editorial cartoonist - Boston.com

Tabi bütün bu soru işaretlerinden sonra negatif düşünmemek gerektiğine inanıyorum. Koltuğa oturmasına sadece sekiz gün kala Obama kendi websitesinde haftalık olarak yayınlanan konuşmasında özel olarak işsizlik sorununa yöneliyor. Parlemento'ya sunucağı 775 bilyon dolarlık paketi direk olarak işsizlike mücadele etmek adına gerçekleştirelecek yatırımlara yönelik olacağının da sinyallerini veriyor.

1/10/2009

ESTEBAN SCHMIDT- THE PALERMO MANIFESTO



Kasım'da havalar hala bir serin bir sıcakken, uğramaktan en çok zevk aldığım ve saatlerce aylaklık yapabildiğim yer Palermo Viejo'daki Boutique del Libro oldu. Thames zaten buraya geldiğim ilk haftadan beri beni en mutlu eden caddelerden biri , peşi sıra dizilmiş ağaçlardan, yerlerde sabaha karşı çöpçülerin temizlediği sarı çiçeklerinden ve oldukça eski ph lardan dolayı inanılmaz sakin ve yürümekten en çok zevk aldığım yerlerden biri. Güzellikleri dışında tabi beni en kısa yoldan plaza serrano'ya ve avenida cordobaya ulaştırdığı için de çok ayrıcalıklı cadde ünvanını taşıyor. Öğlenleri, akşam üstleri önünden geçerken hep uğradığım boutique de bu caddedeki tek kitapçı cafe.

Palermo, Thames disinda bir cok caddeyi, bir cok mahalleyi icinde bulunduran Buenos Aires'in kalburustu kesimine ev sahipligi yapan, 2000'lerdeki ekonomik bunalim sonrasi dusen emlak fiyatlariyla artan turist ilgisinin sayesinde de tekrar yapilanmaya gitmis inanilmaz buyuk bir semt.Palermo Viejo , Palermo Soho, Palermo Hollywood gibi mahalleciklere ayrılan Buenos Aires'in Belgrano ve Puerdo Madero ve Recoleta'yla gib semtleriyle birlikte en pahalı emlak fiyatlarıyla ün salmış , bir çok emlakçının turistlere fahiş fiyatlara kakaladığı devremülklerle ayakta duran bir semt .Yüzlerce cafe restaurant bar alternatifi sunması yüzünden de orta sınıf Porteno'ların da sık uğrak yeri.Benim evim Palermo Soho'nun bittiği ve Santa fe 'nin başladığı noktada olduğu için turistlerin sıklıkla tercih ettiği yerlerden uzak durabiliyorum.

Fakat Thames'ten her geçişimde boutique e kendimi atana kadar ister pazar erken saatlerde olsun ister akşam geç saatlerde kesinlikle kaybolmuş turistlerin hangi sokaktan fitz roy a çıkarız şu bahsedilen parilla nerdeydi gibi klasik soruları ve şaşkın bakışlarıyla karşılaşıyorum.
ve Boutique'e geldiğimde herşey normale dönüyor,Kapıyı açtığım andan itibaren turistler,onların o stressli bakışları herşey bir çırpıda kayboluyor.
Burası dünyada sevdiğim üç önemli şeyi eksiksiz bir şekilde sunabilen nadir yerlerden biri . Bahsettiğim üç şeye gelince :
Kitaplar,Güzel müzik ve zevkle seçilmiş bir menü.
Bu üç şeyi kusursuz bir şekilde müşterisine vermeyi amaç edindiği için ve hiç bir zaman çok kalabalık olmadığı için Palermo'daki üniversite hocalarının öğrencilerinin yazarların ve sanatçıların en çok tercih ettiği kitapçı Boutique .
Tabiki de keşfettiğim günden beri benim de favorim.

Kasım ayında derslere devam ederken bir ara iyice artan sıcaklardan kaçmanın yolu Boutiqe oldu, tabiki de Buenos Aires İstanbul gibi öğrencilere araştırmalarını ve okumalarını yapmak için sadece boutique,üniversite kampüsü gibi seçenekler sunmakla yetinmiyor. Buradaki şehir kütüphanesi İstanbul'daki Atatürk ve Beyazıt kütüphaneleriyle karşılaştırılmayacak kadar modern ve bakımlı. Gazete arşivi için günlerce sırada beklediğim bazen bana haber vermeden sıramı başkalarına veren huysuz görevlileri pislikten geçilmeyen koridorları ve tuvaletleri olan kütüphanelerden sonra buradaki kütüphane beni oldukça şaşırttı.Burada Mine Kırıkkanat gibi Türkiye 'de şuyumuz eksik şöyle geriyiz böyle pisisiz böyle vahşiyiz gibi saçma yorumlar yapmak istemiyorum eminim ki o kütüphanelerde her gün çalışmak zorunda kalan görevliler de huysuzluklarını devletin onları unutuşuna , gelen hiç bir hükümetin kültür bakanlığının bir türlü gerçekci bir bakım,geliştirme programı yürütememesine gelen öğrenciler araştırmacılar kadar kızgınlar ve bir o kadar da tabi çaresiz.

Bütünüyle konudan uzaklaştığım için dönüyorum. Kasım'da Boutique'ten aldığım bir kitabı ancak bu ay okuyabildim.Kitabı aldığım gün boutique'deki neredeyse herkes kitabı konuşuyordu. Boutique'nin belirli bir müşterisi var tabi , her hafta oraya gelen ,konuşmacıları dinleyen ,sohbet eden öğrenciler yazarlar vs. Ve bu seferki bekleyiş ve heyecan beni biraz şaşırttı.Çünkü her masada bu kitap vardı ileriki günlerde uğradığımda da bir rastlantı mı yoksa her zaman mı orda mı bilmiyorum yaşlı bir bey kitabın altını çizip yanındaki bayana büyük bir heyecanla bu kitabın çok konuşulucağını söyleyip çizdiği cümleleri teker teker okuyordu. Artık dayanamadım , masadan kalkıp rafta duran kitabı aldım , ve okumaya başladım , sürekli benzerlik kurmaktan bir türlü vazgeçemediğim için ilk otuz sayfada Yıldırım Türker'in bu sefer Buenos Aires üzerine yazdığı fikrine kapıldım. Bu iyi mi kötü mü bilmiyorum . ama bazı yazarları çok fazla takip edince ve sevince sanırım yeni bir şey okuduğunuzda ve bahsedilen meseleye nedense aynı bakış açısından bakabilen herkes bir noktada o yazara benziyor sizin için . Ama tabi ilk otuz sayfadan sonra olay sadece meseleye nasıl yaklaşıldığından ibaret olmuyor, yazarın her cümlesiyle tekliğini benzersizliğini keşfedebiliyorsunuz. Estaban Schmid Türker gibi olayların üstüne çok ince bir mizah anlayışıyla hiç çekinmeden gidebilecek kadar cesur bir yazar.Ve kitapçıdaki herkesi çok şaşırtması ve heyecanlandırmasının sebebi Schmidt'in kitabında, kendini de içine katarak ki -bence bu kitabı inanılmaz yapıyor- Palermo'da sorunsuz hayatlarına devam eden orta sınıfı ve bu orta sınıftan çıkan aydın kesimi topa tutması. Bu ülkede Türkiye gibi askeri darbelerden , işkencelerden ve en çok da binlerce insanın ailenin bir anda ortadan kaybolmasından ötürü temiz bir geçmişle başlamıyor güne. Yine bu ülke de tıpkı Türkiye gibi sokaklarda yaşayan çöplerden topladıklarıyla geçinen hatta bunu bir endüstri haline getirmiş*Cartoneros'lara ve onlar gibi binlercesine bir türlü çözüm sunamadığı için eleştiriliyor protesto ediliyor fakat Türkiye'den tek bir farkla polis dayağı yemeden daha rahat bir şekilde. Buraya ilk geldiğim ay içerisinde derse giderken şehir merkezine uğradığım istisnasız her gün bir protesto gördüm. Buralı birine sorarsanız protestolar, tango , dulce de leche, parilla'lar kadar Arjantin'e özgü birşey.

Konuyu yine çok saptırdım kitaba geri dönüyorum Estaban Shcmidt *La Nacion ve Clarin'e güzel bir alternatif oluşturan oldukça başarılı bir gazete de çalışıyor *Pagina 12. Ayrıca buradaki solcuların bakmaktan usanmadıkları bir sitede de aralıklarla yazıları yayınlanıyor-www.bonk.com.ar/tp bu kitap shcmidt in ilk kitabı ve çıktığı günden beri şimdiye kadar aldığım bütün gazetelerin kültür sanat bölümünde en çok tartışılanı.

Palermo'da yaşayan ve sürekli vicdan muhasebesi yapan bir türlü sona erdiremediği suçluluk buhranlarına varoluşsal gerilimlerinin de eklenmesiyle kendini sokağın günlük akışına tüketime vererek kendini yatıştıran ve sonunda en büyük günahı işleyen : unutan ve sanatıyla,kitaplarıyla , ürettikleriyle de bu unutuşa katkıda bulunan bir aydın kitlesinden bahsediyor. Eleştirilerini yaparken,geçmişle,siyasetle kısacası günlük hayatla ilgili söylemeye çekindiğimiz ama içimizden sürekli geçirdiğimiz bütün riyakarlıklardan bahsediyor.Ve Palermo'nun nezih cafelerinde cortadolarını yudumlayıp yüksek felsefe yapan bu aydınları hiç bir şekilde ötekileştirmeden kendini de onlardan biri sayarak yapıyor bunu. Bu yüzden kitabı içsel bir sorgulayış olarak da görebiliriz.


-Cartoneros'larla ilgili ingilizce ispanyolca daha fazla bilgiye ulaşabiliceğiniz süper bir site mevcut: http://www.cartonerosdoc.com/
- La Nacion ve Clarin buranın sabah ve hürriyeti gibi oldukça büyük tirajları olan gazeteler
- Pagina 12 de tabi radikal'de denk düşüyor sanırım.
- Karşılaştırmalarım oldukça kişisel ...

FEEDJIT Live Traffic Feed