2/24/2009

JOSEF MENGELE


Geçen haftadan beri aralıklarla, bir arkadaşımın kütüphanesinden kaçırdığım Josef Mengele'nin biyografisini okuyorum. Mengele,Nazi Almanya'sında toplama kamplarında yahudiler,homoseksüeller ve çingeneler üzerinde bütün soğukkanlılığıyla gerçekleştirdiği akıl almaz deneyleriyle ve saf aryan ırkı yaratma girişimleriyle ün salmış rezalet bir doktor. Haftasonu "Discovery Magazine"'de Stanford üniversitesinde Bilim Tarihi dersleri veren Robert N. Proctor'ın Birinci Dünya savaşından itibaren tütün üreticilerinin ve sigara firmalarının tüketici kitlelerini genişletmek ve tütünün sağlığa faydalı olduğunu kanıtlamak için bilimi nasıl uydurma propagandalarında araç olarak kullandıklarını anlattığı röportajını okuyordum. Röportaj Mengele'yle alakasız fakat,Proctor'un bilim ve ideolojiler arasındaki ilişkiyi açıklayışı Mengele'nin deneylerinin ne kadar mide bulandırıcı ve insanlık dışı olsa da bilimsel olarak ne kadar ileri bir düzeyde olduğunun kanıtı. Proctor röportajında tarih boyunca oldukça korkutucu temellere dayanan ideolojiler -varoldukları dönemdeki kısıtlı koşullar ve şartlara göre- oldukça ileri düzeyde bilimsel çalışmaların gerçekleşmesine yol açarak her ne kadar kendi dönemlerinde kötü emellere amaç etmiş olsalar da daha sonradan etiksel bir çerçevede kullanılarak teknolojik ve bilimsel araştırmalara çok büyük katkılar sağladıklarını belirtiyor. Mengele'ye gelince yaptığı deneylerin daha sonradan bilim için faydalı olup olmadığını bilemiyorum. Mavi gözlü ve sarışın bir ırk yaratma takıntısının insan genleriyle ilgili çalışmalarının ölümünden sonra bilim adamları tarafından nasıl kullanıldığı hakkında da bir bilgim yok. Fakat şu bir gerçek ki Proctor'un da belirttiği gibi Faşist ve ırkçı bir ideolojinin kanatları altında etiksel hiç bir sınırlama gözetmeksizin yaptığı deneyler yaşadığı döneme göre oldukça ileri düzeydeydi. Mengel'in savaş sonrası soyadını değiştirerek Latin Amerika'ya kaçmayı başarıyor. Ve toplama kampından canlı çıkmayı başaran binlerce insanın tanıklığıyla , en çok nefret edilen ve bulunması için üzerine en çok ikramiye konulan savaş suçlusu olarak tarihe geçiyor.Mengele'in Auschwitz'de başlayan ikizler üzerine takıntısının Latin Amerika'ya geldikten sonra da devam ettiği düşünülüyor. SS subayı arkadaşının sayesinde kaçtığı Arjantin'de ilk olarak inşaatlarda çalışan Mengele buraya kaçmış diğer SS subaylarının (ki bu da çok ilginçtir bugün hala Peron'nun Nazi Almanya'sından kaçan bu suçluları koruma altına aldığı ve belli ayrıcalıklarla Arjantin'de yaşamalarına izin verdiği en çok tartışılan tarihi konulardan biri.)Bugün hala Bariloche kenti (Organization of Former SS Members) savaş suçlusu SS subaylarının aileleriyle birlikte yerleştiği kentlerden biri olarak biliniyor.Peron'nun başkanlığı sırasında kimlik değiştirme gibi problemlerine kolayca çözüm sunulan bu subay ailelerinin çocuklarının,yine savaştan kaçmayı başaran yahudi ailelerinin çocuklarıyla birlikte aynı okullarda eğitim görmeleri oldukça garip detaylardan biri,nitekim ben bir türlü böyle bir sınıfı gözümde canlandıramıyorum.
Mengele ise bazı SS subayları gibi Arjantin yerine,yakalanma korkusu yüzünden ilk olarak Paraguay'da daha sonra Brezilya'da yaşamayı tercih ediyor.Daha Arjantin'de tekrar başladığı bilimsel deneylerine ( bu arada Arjantin'de bulunduğu süre içerisinde geçimini illegal olarak gerçekleştirdiği kürtaj operasyonlarından ortak olduğu ilaç firmasıyla sağlıyor) Brezilya'da uzun sure Sao Paulo'ya çok yakın olan Novo Europa'da yaşayan Mengele'nin 7 Şubat 1979'da denizde boğularak öldüğü biliniyor. Bugün hala Mengele' nin Latin Amerika'da deneylerine devam edip etmediği en çok tartışılan konulardan biri. Zira Auschwitz'de ikizler üzerine yaptığı deneylere Brezilya'da da devam ettiğine dair çok önemli kanıtlar mevcut. Bunlardan birisi de bugün Brezilya'nın CÂNDIDO GODÓ kasabasındaki şaşırtıcı ikiz nüfusuyla ilgili.
Cândido Godói - Wikipedia, the free encyclopedia
Mengele'nin 1963'te Brezilya'ya yerleşmesinden sonra kasabadaki ikiz nüfusunun şaşırtıcı bir şekilde artması akla Mengele'nin bu kasabadaki kadınlar üzerine deneyler yapmış olabileceği ihtimalini getiriyor.

Mengele ölümünden bir kaç sene önce Hitler'in baş mimar olarak atatıdığı Albert Speer'a yaptıklarından ötürü ne kadar pişman olduğunu belirten bir mektup yazsada ,yine ölümüne yakın hiç tanımadığı oğlu ziyarete geldiğinde ona suçsuz olduğunu ifade etmesi akıl sağlığının yerinde olmadığının bir kanıtı olarak gösteriliyor.

Youtube'da Mengele ve deneyleri üzerine binlerce video mevcut fakat altı bölümden oluşan bu belgelesel oldukça ilgi çekici




Ny Times'ta CÂNDIDO GODÓ'yla ilgili çıkan makale
Cândido Godói Journal - Mystery of the ‘Land of Twins’ - Something in the Water? Mengele? - NYTimes.com: "CÂNDIDO GODÓ

Arjantin'ne kaçan Nazi subaylarıyla ilgili
The Straight Dope: What's the true story on South American Nazis?: "Organization of Former SS Members"

2/23/2009

PREPRIVATIZATION

Ekonomik kriz hala etkisini gösteriyor.Türkiye'de günlük hayata yansıyışı nasıl bilemiyorum ama,ben burada artan gazete fiyatlarından,otobüs biletlerine yapılan zamlardan,her zaman kahvaltı ettiğim cafe'de iki hafta üstüste yediğim herşeyde iki pezoluk bir artışın hiç de göz ardı edilemeyeceğini düşünüyorum. Peki kriz nasıl atlatılacak."Gelişmekte olan ülkeler" başlığı altında toplanan bütün ülkeler dış ticaret açığı,dışarıda yaşanan her türlü gelişmeden birebir etkilenen oldukça hassas olan çeşitli endüstri kollarını korumak adına yeni paket programlar geliştirmekle meşgulken,buradaki ekonomistlere göre gelişmekte olan ülkelerin krizi atlaması için ilk olarak Amerika'nın krizi atlatması gerekiyor.Peki Amerika krizi nasıl atlatacak? Lehman Brothers gibi oldukça etkili ve büyük bir grubun çöküşüne izin verilmesi bile büyük çapta bir krizin başlamasına neden olurken,Krugman'nın zombi bankalar olarak adlandırdığı citi ve bofa gruplarının uzun vaadede ayakta durabilmesi için düşünülen planlar acaba Amerika'nın krizi atlatabilmesi için yeterli olabilicek mi? Veyahut da krizin atlatılabilmesi için illa bu bankaların çıkarlarının , vergi mükelleflerinin çıkarlarından üstün tutulmasına mı bağlı? Daha şimdiden Citi ve Bofa gibi dünyanın en büyük bankalarının sermayelerinin ne yazık ki uzun vaadede kendilerini çevirmeye yeterli olamayacağı çok açık ortada.Peki bu bankaların sermayelerini arttırmak için Amerikan hükümetin düşündüğü planlar neler ?

Yine milyon dolarlık sorularım için en objektif yanıtları Krugman'nın son makelesinde buldum. Krugman'nın Obama'nın kurduğu yeni hükümetin ortaya attığı plana, getirdiği alternatif "batmakta" olan bu bankaların ve diğer küçük çaplı bankaların hiç bir alengirli yola başvurulmadan kamusallaştırılması. Devlete ve vergi mükelleflerine yük olan,ve artık kendini çeviremeyen bu bankaların "stress test"(bir türlü uzun vaadede dayanabilirlik testine) tabi tutulması ve eğer bu bankalar hiç bir umud vaad etmiyorsa direk kamusallaştırılması.

Nitekim Krugman'na göre her gün devlet yardımıyla çekip çevrilen ve vergi mükelleflerinin,küçük yatırımcılarının devasal bir yük şeklinde sırtlarında taşıdıkları bu bankaların durumuna bir an önce çözüm bulunması gerekiyor.

Benden bu kadar.Eğer krizin atlatılmasının ilk ayağı uzmanların dediği gibi ilk Amerika'da gerçekleşicekse,Amerika'nın en iyi ekonomistlerinden biri olan Krugman'nın son makalesini okumakta yarar var diye düşünüyorum.

Op-Ed Columnist - Banking on the Brink - NYTimes.com

2/22/2009

VALIE EXPORT


Bu yaz İstanbul Modern'de çalışmalarını görme şansını yakaladığım iki sanatçı vardı. Biri daha önce de üzerine bir şeyler yazdığım Gordon Matta Clark,diğeri ise şimdi bahsedeceğim Valie Export. İstanbul Modern'nin 2007'de Viyana'da 'Museum für angewandte Kunst'dan ithal ettiği bu sergide tabi en çok dikkat çeken isimler: Jeff Wall ve Cindy Sherman ve Valie Export oldu. En azından sergiyi iki kere gezip bütün paralarıma kıyıp aldığım kitapçıkta işaretlediğim sayfalar hep Valie Export'un,Cindy Sherman'nın ve Gordon Matta'nın işleriydi.Valie Export kimdir peki ? Bu isim ne biçim bir isimdir? Bu garip resimler ve videolar neyin nesidir ?

Bütün bu sorularımın cevabı,hala İstanbul Modern'de mevcut bulunan Verbund Koleksiyonuna ait kitapçıkda detaylı bir şekilde yer alıyor.Fakat benim jenerasyonumun Ali Öğmen tarih kitapçığından alışık olduğu üzere kısa ve öz soru cevap seçeneğini kullanacak olursak eğer :

KİM KİMDİR :
Valie Export : Takma bir isimdir.Üstteki resimde de görüceğiniz gibi çok ünlü bir sigara markasıdır. İkinci Dünya savaşının en korkunç yıllarına rast gelen erken çocukluk dönemini atlatıp Viyana National School for Textile Industry'de eğitimin ardından,bir kaç film setinde küçük işler yaparak para kazanan ve daha sonra toplumun ona göre hayatta " kadına" biçtiği rolü eksiksiz yerine getirmek adına evlenip iki çocuk sahibi olan Export uzun süre sanattan uzak kalır.

ETKİSİ
1967'de tahminimce geçirilen ani bir cinnet ve yine muhtemelen bu cinnetin sebep olduğu keskin bir U Dönüş

U DÖNÜŞ: Varlığını sıkıca çevrelemiş olan baba-koca çeperini yıkış.
Jenarasyonunda onun gibi binlerce ifadesiz bir boyutta sıkışıp kalmış hemcinslerinin vücutlarını kimliklerini şahsi ifadeden yoksunlaştıran kısacası tanımlanamaz hale getiren her türlü güç unsuruna karşı koyuş.
Viyana'nın kapalı toplum yapısını bir parçası olan binlerce haneden birinde " eş" ve "anne" başlığı altında değerlendirilen herhangi her kadının yaşadığı gerçekliği hiç bir boşluk bırakmadan yansıtabilme görevi yine sanırım bütün bu tanımların karmaşında "kendini kaybetme" deneyimini bizzat yaşamış biri tarafından böylesine kusursuz bir şekilde gerçekleştirilebilirdi.

VE Valie Export'un çalışmalarının yer aldığı resmi websitesi

VALIE EXPORT: VALIE EXPORT's Home

Facing Family adlı video çalışmasından bir bölüm
Media Art Net | Export, Valie: Facing a Family

UbaWeb'te yer alan diğer video çalışmaları :

1)U B U W E B - Film & Video: VALIE EXPORT - ...Remote... Remote... (1973)

2)U B U W E B - Film & Video: VALIE EXPORT - Mann & Frau & Animal AKA Man & Woman & Animal (1973)

3)U B U W E B - Film & Video: VALIE EXPORT - Syntagma (1983)<

2/20/2009

SKULL AND BONES AND MR BUSH

The descendants of Geronimo have sued Skull and Bones, a secret society at Yale University with ties to the Bush family, charging that its members robbed his grave in 1918 and have kept his skull in a glass case ever since.

The claim is part of a lawsuit filed in federal court in Washington on Tuesday, the 100th anniversary of Geronimo’s death. The Apache warrior’s heirs are seeking to recover all his remains, wherever they may be, and have them transferred to a new grave at the headwaters of the Gila River in New Mexico, where Geronimo was born and wished to be interred.



devamı için
Geronimo’s Heirs Sue Secret Yale Society Over His Skull - NYTimes.com

ONCE UPON A TIME

Belki milli eğitim bakanlığı ilköğretim birinci ve ikinci sınıf öğrencilerine tavsiye edilen kısa hikayeler serisine yeni bir kitap eklemeli. Kitap şöyle başlamalı :

Güneşin yavaş yavaş battığı soğuk bir cuma öğleden sonrası Baba Kaya Acıbadem’de okuyan kızı A'yı okuldan almaya gitti. Küçük kız babasını okulun kapısında ağlayarak bekliyordu. O gün sınıf olarak Sarı Gelin adında çok üzücü bir film seyretmişlerdi.

Küçük kız babasını görünce direk boynuna sarıldı . Baba Kaya kızının bu heyecanını ve ağlamaklı yüzüne görünce hemencicik endişelendi ve

- Kızım canım benim iyi misin ne oldu ? Arkadaşlarından biriyle mi kavga ettin demek üzereyken küçük kızı

babasına iyice sarılarak “Ermeniler bizi kesti mi:” diye sordu

Baba Kaya, kızına hayretler içerisinde bakarak bunu nereden duyduğunu sordu. Kızı da okulda kendilerine ‘Sarı Gelin’ diye bir belgesel izletildiğini, oradan duyduğunu söyledi.

Baba Kaya hemencicik kızına tüm insanların kardeş olduğunu anlatmaya çalıştıysa da küçük kızının yüzündeki dehşet dolu o kaygılı ifadeyi bir türlü silemedi...


Hayal gücümü fazla kullanmama gerek kalmadı zira nedense konu Türk Siyaseti olduğu vakit hayal gücüne pek ihtiyacım olmuyor. Hikayem sanırım hiç de yaratıcı değil aynısını radikal'de de gördüm. Korkuyorum !

Öğrenciye ‘Sarı Gelin’ travması / Türkiye / Radikal İnternet:

MEET THE WORLD








Brezilya'lı sanatçı Icaro Doria başta Lizbon- Portekiz'de yayınlanan Grande Reportagem dergisi için 2005 yılında tasarladığı banderalar-bayraklar daha sonra Meet The World kampanyası olarak ilk başta Portekiz'de ve daha sonra dünyanın bir çok yerine mail zinciri yoluyla gitgide yayılmaya başladı. Mail içeriğinde bu kampanya'nın başlığında Norveçli Birleşmiş Milletler delegesinin isminin yazması tabiki de bir tesadüf değil oldukça başarılı bir gönderme zira Doria daha sonraki röportajlarında Birleşmiş Milletler'e özel bir serginin asla gerçekleşmediğini Norveçli delegeninde gerçekte varolmadığını söylüyor.Zaten eski bir Model Birleşmiş Milletler klubü üyesi olarak modelinde de gördüğüm üzere,gerçekte de bazen binlerce resolution arasından saatlerce tartışıldıktan sonra oturuma katılan çoğunluk tarafından kabul edilen resolutionların bile bu bayraklar kadar etkili olabiliceğini sanmıyorum. - Doria'nın amacına gelince bir resolution da ben yazmak istemiyorum ,bayraklardaki işaretler, Doria'nın perspektifinden bu sefer başlangıçtaki mitsel anlamlarının dışına çıkıp daha gerçekçi bir ifade buluyor.Türk Bayrağı'da Doria'nin çalışmaları arasında olsaydı ortaya ne tür bir manzara çıkardı , gerçekten merak ediyorum.

2/19/2009

WAYS OF SEEING

Bu hafta yeni bir John Berger kitabına-And Our Faces, My Heart, Brief as Photos başlamanın şerefine buraya Berger'in ilk olarak bbc'de belgesel formatında yayınlanan ve daha sonra kitap haline getirilen Ways of seeing'i koyuyorum. Devamı Youtube'da mevcut . Youtube kimde mevcut orası meçhul tabi.

2/18/2009

HİTLER'İ DÜŞLÜYORUM GÖZLERİM KAPALI

Kayseri’de İsrailli komutanın sözlerine kızan Türk Eğitim-Sen
2 No’lu Şube Başkanı Ali İhsan Öztürk ve bir grup öğretmen, Hitler’in ruhu için helva dağıtmıştı!
Öztürk, rüyasında gördüğü Hitler’in kendisinden helva dağıtmasını istediğini söylüyordu: “Hitler bey rüyamda, ‘Bush’un Irak’ta yapmış olduğu katliamlar, soykırımlar ve insanlık suçu benimkinden daha mı geri? Eğer siz bu şekilde devam ederseniz, hakkımı helal etmeyeceğim. Eğer hayrıma helva dağıtırsanız hakkımı helal ederim’ dedi. Biz de Hitler beyin şerrinden ve gazabından korunmak için helva dağıttık.”
Vatandaşların çoğu helvaya sebebin Öztürk’ün ölen babası olduğunu sanmıştı önce. Hatta helvayı yiyen biri, Hitler bağlantısını öğrendiğinde, kalan helvayı usulca tepsiye bırakmıştı, orada kalmıştık dün.
Derken haberin devamı geldi: Sendikacı Öztürk tepkilere karşı “Rüya görmek suç mu?” diye soruyordu!
Ergenekon sanıklarının “Vatanseverlik suç mu?”, “Atatürk’ü sevmek suç mu?”, “Cumhuriyet’e sahip çıkmak suç mu?”
.....
Nasıl çamfıstığı/badem, portakal kabuğu, tarçın lezzetlendirirse helvayı, burada da detaylara girdikçe olay tatlanıyordu. Öztürk, rüyada Hitler’in “İnsanları anlamıyorum. Benim için helva dağıt” diye vasiyette bulunduğunu söylüyordu, “Ben de bu vasiyeti yerine getirdim.”

Radikal / Hitler’in helvacısı Ergenekon sanığı gibi / Yaşam / NUR ÇİNTAY A.:

2/16/2009

Hindistan




Flickr: The indian Graphics (painted signs)'ta görüp anlamakta en çok zorlandığım uyarı tabelaları,açıklamalar...
daha bir çokları için
Flickr: The India Graphics (painted signs) Pool





VE DUBAI


Yaşanan son ekonomik kriz öncesi man made kumsalların altından soğuk hava üfleme projeleri gibi oldukça absürd meselelere kafa yoran mühendislerin yaşadığı dubai'de kriz sonrası emlak fiyatlarındaki düşüş,krizden etkilenen uluslararası şirketlerde çalışan binlerce yabancı şirket çalışanının ülkeyi terk edişi... Sanırım artık Dubai'de bir nebze olsun gerçek dünyaya bir adım daha yakınlaştı. Dubai'yle ilgili midemi bulandıran en büyük şey , burada milyon dolarlık anlaşmalara imza atan mühendis suudilerin, filistinli'lerin davasına duydukları sempatiyi şirket toplantı yemeklerinde klişeleşmiş rezalet antisemitist cümlelerle ifade edebilicek kadar duyarsız ve iğrenç oluşları. Kısacası alttan soğuk hava üfleyen yapay kumsal projesi üzerine çalışan bir arap mühendisin , hastanede jenaratör olmadığı için hayatını kaybeden bir filistinlinin durumunu algılayabilmesi için sanırım geçmişe yolculuk yapması gerekiyor.

Bugün the guardian'da kriz sonrası dubai deki durumla ilgili bir haberi okuduktan sonra yaşanan felaketlerin bazen ulusları hizaya getirebiliceği fikrine kapılmaya başladım. Belki de Dubai'yideki mühendis kesiminin,"geleceği" şimdi olarak yaşamanın imkansızlığını kavraması için çok güzel bir fırsat bu kriz. Çünkü o planlanan kumsallar , çizimi tamamlanan temeli atılan ama gerisi gelmeyen gökdelenler beni "poetic justice"ın varlığı , olabilirliği üzerine dahi düşünmeye itti. Ama tabiki haberi okuduktan sonra izlediğim videoda dubai fashion week kapsamında düzenlenen defilelerden birinin muhtemelen kokteyinde büyük bir iştahla etrafındaki kalabalığa bakıp ikişer ikişer ağzına attığı fıstıkların tadını çıkaran suudiyi görünce bütün bu ilahi adalet fikri gibi naif düşüncelerden sıyrıldım.

Dubai ne acı ki ne olursa olsun bizlere kabus gibi bir gelecekten seslenmeye devam edecek.

Fıstıkları götüren Suudi'ye gelince

Video: Dubai dreams | World news | guardian.co.uk

ve krizin şakadan vurduğu dubai

Dubai's six-year building boom grinds to a halt as financial crisis takes hold | World news | guardian.co.uk

bu da ikincisi

Germaine Greer: From its artificial islands to its boring new skycraper, Dubai's architecture is beyond crass | Art and design | The Guardian

TÜRK TARİH TEZİ



Uzun zamandır Etienne Copeaux'un 1993'te Paris VII Üniversitesi'nde sunduğu " De l'Adruatique a la mer de Chine : les representations turques de monde turc d'apres les manuels scolaries d'histoire (1931-1993) başlıklı doktora tezinin daha sonra Ali Berktay tarafından çevrilerek iletişim yayınları tarafından "Tarih Ders Kitaplarında (1931-1993) Türk Tarih Tezinden Türk-İslam Sentezine"yayımlanan kitabı üzerine bir şeyler yazmak istiyordum.


Bu kitap Türkiye'deki resmi tarih yazımı süreceni ve bu sürecin Türkiye'de okutulan tarih kitaplarına yansıyışını anlatıyor. Kitabı okurken tesadüfen Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü okumaya başlamıştım. İki kitabı aynı süreç içerisinde okuduğum için çok garip benzerlikler yakalama şansım oldu. Tabii, Tanpınar'ın tek bir karakterin yaşadığı garip olaylar zincirinden yola çıkarak türk toplumunun "medeniyet değiştirme girişimleri" olarak geçirdiği çetrefilli süreci anlattığı hikayesiyle,Copeaux'un tezinin büyük bir bölümünü oluşturan "erken cumhuriyet dönemi aydınlarının türk resmi tarih yazımı süreciyle" olan ilişkisi belki de hiç de o kadar belirgin değil. Fakat şimdi sırasıyla iki ayrı kitapta okuduğum bölümleri buraya koyduğumda ne demek istediğimi anlayacaksınız.



Saatleri Ayarlama Enstitüsünde Halit Ayarcı adlı karakterin, kitabın ana kahramanı Hayri Bey'e hiç bir ciddi ve somut bir tarafı olmayan bir fikri benimsetip bunun üzerine adeta hayali bir enstitü kurma süreci zarfında sarf ettiği cümlelerinin altında yatan ana düşünceyle ,1931-1932 yılları arasında yeni kurgulanacak olan türk tarihiyle ilgili kanıtlanması neredeyse imkansız bir çok teoriye imza atan aydınların bu teorileri oluşturmalarının temel nedeni arasındaki bu garip benzerlik:


SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ

SAYFA 243

Hayri Bey ve Halit Ayarcı arasında geçen diyalog

Hayri Bey :
- Bana müsbet bir işimiz yok gibi geliyor...

Halit Ayarcı:
- Müsbet bir işten kastınız nedir ? Herkesin inandığı aklın bir lahzada kavradığı değil mi ? Mesela hamallık ! Eşya var, bir yerden bir yere gidecek, götürülücek.

Hayri Bey :
- Sade bu kadar mı ?

Halit Ayarcı:
- Ama sizin aklınızla , yani mantığınızla hepsine itiraz edilebilir! On dakika , hatta beş dakika , üç dakika üzerinde düşünmek her işi gülünç yapabilir. Herhangi bir şeyi mantığın dışına çıkarmamız için ona biraz dikkat etmemiz kafidir... Dostum , işler bizden sonra dünyaya gelmişlerdir. İşleri onları görecek adamlar icat eder. Biz de bunu icat ettik. Bunu bizden evvel kimsenin düşünmemesi veya başka bir şekilde düşünmüş olması,müsbet olmamasına mani midir, sanıyorsunuz ? Biz bir iş yapıyoruz,hem mühim bir iş...


Sayfa 267

Halit Ayarcı, Hayri Bey'in daha önce hiç yaşamamış Halit Ayarcı tarafından uydurulmuş Ahmet Zamani Efendi adlı bir saat üstadının çakma biyografisini yazmaya ikna etmek üzere şu sözleri sarf ediyor :

- Bu kitap yazılacak! Adı olan her şe mevcuttur Hayri Bey! Binaeleyh Ahmet Zamani Efendi vardır. Biraz da ikimiz böyle istediğimiz için vardır.

Sayfa 278
Hayri Bey , Halit Ayarcı'ya kurguladığı bu hayali dünyaya inanmayı reddettiği için isyan eder:

Halit Ayarcı:
- İnanmayan bir adamla çalışmak dünyanın en güç işidir.
Hayri Bey :
- Bütün dediklerinizi yapıyorum. Bu yetmez mi ? İnanmağa ne lüzüm var?
Halit Ayarcı:
- Hiç bir şey yapmayın , yalnız inanın , bize bu yeter... Çünkü bana evvala inanç lazım.Daha Ahmet Zamani'nin mevcudiyetini bile kabul etmediniz...
Hayri Bey:
- İyi ama , yok bu adam. Yok ! Tarihlerde yok! Bana tek bir kanıt gösterin.


Ve işte Halit Ayarcı'nin meşhur sözleri:

- Eski moda laflar... Tarih günün emrindedir. Ben sana yüz meselede yüzlerde kağıt gösteririm ki yalandır, bundan ne çıkar ?


Sayfa 219

Halit Ayarcı, Hayri Bey'e realist olmanın ne demek olduğunu anlatıyor :

- Realist olmak hiç de hakikati olduğu gibi görmek değildir. Belki onunla en faydalı şekilde münasebetimizi tayin etmektir. Hakikati görmüşsün ne çıkar ? Kendi başına hiç bir manası ve kıymeti olmayan bir yığın hüküm vermekten başka neye yarar? İstediğin kadar uzatabiliceğin bir ekisikler ve ihtiyaçlar listesinden başka ne yapabilirsin ? Bir şey değiştirir mi bu ? Bilakis yolundan alıkoyar seni. Kötümser olursun,apışıp kalırsın, ezilirsin. Hakikati olduğu gibi görmek.. Yani bozguncu olmak.. Evet bozgunculuk denen şey budur, bundan doğar. Siz kelimelerle zehirlenen adamsınız, onun için size eksiksiniz dedim. Yeni adamın realizmi başkadır. Elinde bulunan bu mal,bu nesne ile , onun bu vasiflarıyla ben ne yapabilirim? İşte sorulucak sual !


Halit Ayarcı'nın 219 sayfanın son paragrafında sarf ettiği bu son cümleler işte erken cumhuriyet döneminde türk tarih tezinin kurgulanışının merkezini oluşturan felsefeyle bire bir örtüşür.Bunun için de şimde Etienne Copeaux'un doktora tezine geri dönüyorum.


" Türkiye'de 20. yüzyılın ulusal bilinci ve tarihyazımı, sönen Osmanlı İmparatoprluğu'na karşılık içinde biçimlendi.... Bu yazın,günümüze dek söz konusu etkenlerin iini taşıyacak ve Türklere yeniden güven ve gurur vermeyi , görüntülerini düzeltmeyi, kültürlerinin sürekliliğini ve büyüklülüğünü kanıtlamayı, Anadolu^daki varlıklarının eksikliğini ve meşruluğunu ve binlerce yıllık devlet kurma yeteneklerini göstermeyi hedefleyen bir kendini doğrulama söylemi üretecektir."


" Birçok Türk aydın kuşağını etkileyecek mantık yürütmeler, çıkarsama sistemleri 1870'den itibaren belirmeye başlar.Celaleddin(Mustafa Celladin ismini alarak Müslüman olmuş Polonyolı göçmen 1870'lerde önce İstanbul'da sonra Paris'te yayımlanan ve oldukça yankı yapan Les Turcs anciens et modernes adlı bir kitabı mevcut) bilimsel bilgininin giremediği alanları kullanarak , açıklanamayan doğruluğu sınanamayacak tezlerle açıklayarak sonuç alıcı yöntemlere başvurur... Bir şeyin zıddını kanıtlamanın olanaksızlığı , kanıt yerine geçmetedir. Aynı yöntem , daha sonraları, dili belli bir sınıflandırmaya girmeyen tüm halkların Türk kökenli olduklarını ileri sürmek için kullanılacaktır. Sümerler , Hititler, dilleri Hint-Avrupa ailesinden olmadığına göre ancak Turan dili olabiliceği söylenen İndüs havsazındaki İlkçağ halkları."

1919- 1922 Çalkantalarının Tarihyazımı Alanındaki Sonuçları sayfa 50

... " Dönemin tarihyazımı vurguyu Asyalı kökenler üzerinde yapıyordu, ancak Yunanlılar ve Ermeniler de Anadolu üstünde kendi vatanları olarak hak idda ederlerken , bu uzak kökleri öne çıkarmak riskli bir girişimdi. Bu nedenle, ilk işgal eden haklıdır söylemi uyarınca, Anadolu'da Türk atalar bulmak gerekiyordu. Kısacası Ermeniler katledildikten ve Yunanlılar yenilip sürüldükten sonra onların toprak istemelerinin tüm tarihsel dayanaklarını ellerinden almak ve Anadalu'nun Yunan ya da Ermeni olmadan önce Türk olduğunu kanıtlamak zorunluydu."

... "Uzak geçmiş bilgisindeki ilerlemeler bir kez daha Türk milliyetçiliğine hizmet etti; Kemalist rejim yerleşirken,uygarlıkları MÖ 2000'lerde gelişen Hititler hakkında giderek daha çok şey öğrenilmeye başlandı ama dilleri henüz sorun yaratıyordu Hiyeroglif denen Hititçe, çözümleme ççabalarına direniyor ve dönemin bilginleri bilinen dillerle bir bağlntı kuramıyorlardı. Milliyetçi tarihçiler, bilgideki bu boşluktan girecekler ve Hititlerin , ard arda göçlerle Orta Asya'dan gemiş eski Türkler olduklarını ileri sürmenin çekiciliğine dayanamayacaklardır.


Güneş -Dil Teorisi sayfa 73

"Tarih Tezleri ile oluşturulan yapıyı mükemmelleştirmek için , Türk uygarlığının mutlak öncülüğünü ortaya koyan kanıtlar sisteminde ilerlemeler yapmak gerekiyordu. Arkeolojik kanıtları çoğaltmak güçtü,çünkü araştırma alanları Türkiye dışındaydı ve genellikle ulaşılması olanaksızdı; zaten olmayan bir şeylerin kalıntılarını bulmak , bazı kazılara yalan söyletmedikçe ,güç bir iştir. Bazıları hakkında çok az ve parçaları bilgiler kulunan eski dillere yönelik dilbilimsel kanıtlar, keyfı yorumlara daha açık bir alan oluşturuyordu. "


Etienne Copeaux'ün tezinin " Geçmişin Yeniden Keşfi" başlıklı kısmında Erken Cumhuriyet döneminde yeniden yazılan türk tarihinin geçerliliğini kanıtlamak için kullanılan yöntemlerle, Tanpınar'ın romanında rastladığımız,Halit Ayarcı'nın hayali bir ensititü kurmak amacıyla Hayri Bey'i ikna etmek için kullandığı yöntemler arasında ne yazık ki temelde bir farklılık olmaması oldukça ürkütücüdür. Yine de bu ürkünç durumun sade bize has bir şey olmadığı da belirtmeden bitirmek istemiyorum . Copeaux'un da belirttiği gibi türk tarih yazımının arka planında yatan kaygıların neredeyse hepsi, komşu halklar tarafından da paylaşılmaktadır. Yunanlılar 19 yüzyıl sonunda , Antik kültürün sürekliliği düşüncesine dayalı bir söylem oluşturmuşlardır ve Ermeni kimlik söylemi de aynı tema üzerine kurulmuştur.

2/13/2009

"Grace to be born and live as variously as possible"

Uzun zamandır bu kadar güzel bir yazıyla karşılaşmamıştım. Zadie Smith'in Aralık 2008'de Ny Public Library'de yaptığı konuşmayı buldum Ny Tımes Review of Books'ta. Smith'i oldum olası çok severim ilk romanı White Teeth'i okuduğum zaman 17 yaşındaydım. Romanı 22 yaşında Cambridge Kings College'taki son senesinde yazdığını duyunca inanamamıştım. White teeth'le başlayan sonra diğer romanlarında da kendisini hissettiren en önemli gerçek: İngiltere'de yaşayan her melez gencin kimlik çatışmasından muzdarip içinde bulunduğu ilişki ağlarının yarattığı travma sürecinden sıyrılabilmesi için iki seçeneği olduğu: biri herhangi birini reddediş diğeri de her ikisini de hiç bir zaman tamamen olamasa da benimseme . Jamaika'lı bir anne ve İngiliz bir babanın çocuğu olan Smith'in ve onun gibi milyonlarca gencin günlük hayatlarında karşılaştıkları en büyük problem ne olabilir? Tabiki de aidiyetsizlik hissi. Smith'in Obama'nın başkanlık seçimlerinden zaferle çıkmasından hemen sonra yaptığı bu konuşmasında Obama'yı metninin merkezine alıyor ve çoğu zaman kendisi gibi milyonlarca melezin muzdarip olduğu bu hissin yol açtığı kimlik problemlerini bir kenara bırakıp (ki eminim bununla ilgili yazılmış binlerce makale mevcuttur) hiç bir topluluğun tam olarak parçası olmamanın verdiği en büyük avantaja yoğunlaşıyor : Çok seslilik.

Türkiye'de erken cumhuriyet döneminde başlatılan homojenite projesinin yarattığı en büyük problem tek seslilik. Hiç bir şekilde empati kuramayan, önceden kurgulanıp artık miyadını dolduran dil,tarih ve kimlik duvarlarıyla örülü gerçek dışı bir ortamda yaşıyoruz. Hem kürt hem türk,hem türk hem rum,hem ermeni hem türk olabilme ihtimalinin yüzde birlerde olduğunu düşünürsek eğer çok seslilikten,bahsetmenin mümkün olması için gerçekten kişisel olarak çok büyük çaba sarf etmemiz gerekiyor.Aslında bir şeyleri aşmak istiyorsak eğer aslında melez yüzdesini artmasını falan beklememiz de gerekmiyor. Smith'in de konuşmasında açıkladığı gibi çok seslilik biyolojik olarak melezliği de gerektirmiyor. Çok seslilik aslında başlıbaşına topluma nasıl ve nereden baktığımızla alakalı.

Ve yine uzun zamandır çok sesliliği sembolize eden sanatçıları, bilimadamlarını sporcuları görmeye alıştıktan sonra ilk defa Amerika gibi siyasette çok sesliliğe tahammülsüzlüğünü bir çok defa kanıtlamış bir ülkede , başkan olarak bir siyahı değil bir melezi görüyoruz. Smith'de konuşmasının devamında Obama'nın melezliğin verdiği bu avantajla her konuşmada nasıl azınlık veya çoğunluk ayırd etmeksizin, defalarca vurguladığı Ben yerine Biz söyleminin arka planında yatan vizyona yoğunlaşıyor. Smith'in de açıkladığı gibi bu vizyon çok sesslilikle beraber gelişen ve ona güç veren sınıf,kimlik,ırk,dil tanımayan sınırsız bir alan.

Hala çok naif olduğum için mi yoksa umutsuzluğun ve karamsarlığın hiç bir yapıcı tarafı olduğuna inanmadığım için mi bilmiyorum bir gün Türkiye'de de ister melez olsun ister olmasın bu sınırsız vizyondan beslenen çok sesli bir siyasetin mümkün olabiliceğine inanıyorum.


Volume 56, Number 3 · February 26, 2009
Speaking in Tongues
By Zadie Smith

The following is based on a lecture given at the New York Public Library in December 2008.
1.

Hello. This voice I speak with these days, this English voice with its rounded vowels and consonants in more or less the right place—this is not the voice of my childhood. I picked it up in college, along with the unabridged Clarissa and a taste for port. Maybe this fact is only what it seems to be—a case of bald social climbing—but at the time I genuinely thought this was the voice of lettered people, and that if I didn't have the voice of lettered people I would never truly be lettered. A braver person, perhaps, would have stood firm, teaching her peers a useful lesson by example: not all lettered people need be of the same class, nor speak identically. I went the other way. Partly out of cowardice and a constitutional eagerness to please, but also because I didn't quite see it as a straight swap, of this voice for that.

My own childhood had been the story of this and that combined, of the synthesis of disparate things. It never occurred to me that I was leaving the London district of Willesden for Cambridge. I thought I was adding Cambridge to Willesden, this new way of talking to that old way. Adding a new kind of knowledge to a different kind I already had. And for a while, that's how it was: at home, during the holidays, I spoke with my old voice, and in the old voice seemed to feel and speak things that I couldn't express in college, and vice versa. I felt a sort of wonder at the flexibility of the thing. Like being alive twice.


But flexibility is something that requires work if it is to be maintained. Recently my double voice has deserted me for a single one, reflecting the smaller world into which my work has led me. Willesden was a big, colorful, working-class sea; Cambridge was a smaller, posher pond, and almost univocal; the literary world is a puddle. This voice I picked up along the way is no longer an exotic garment I put on like a college gown whenever I choose—now it is my only voice, whether I want it or not. I regret it; I should have kept both voices alive in my mouth. They were both a part of me. But how the culture warns against it! As George Bernard Shaw delicately put it in his preface to the play Pygmalion, "many thousands of [British] men and women...have sloughed off their native dialects and acquired a new tongue."

Yazının devamı

Speaking in Tongues - The New York Review of Books

seguia hablando Chavez!


Dün gece kabloludaki Venezuella kanallarından birinde Chavez'in iki buçuk saate varan bir konuşmasını dinledim.Sonra tatilde başladığım Jose Natanson'nun La Nueva Izquierda'sında 2005 Montevideo karnavallarında birincilik ödülü olan Agarrate Catalina'nın Chavez ve bitmek bilmeyen konuşmalarıyla alay ettiği şarkısının sözlerine rastladım.

Catalina şarkısının bir bölümünde

tv yi açtığını Chavez'i dinlemeye başladığını bir kaç saat sonra bir kahve yapmak için mutfağa gittiğini geldiğinde hala Chavez'in bolivarla başlayan yeni cümleler kurduğunu sonra duş alıp geldiğinde Chavez'in yeni bir cümleye başladığını sonra japon futbol kanalını açıp üstüste hatta biri uzatmalı iki maç izlediğini geri dönüp baktığında hala Chavez'in konuşmaya devam ettiğini sonra korece konuşmayı öğrendiğini,insan geninin bütün şifrelerini çözdüğünü ama Chavez'in hala konuşmaya devam ettiğini söylüyor.



Chavez genel olarak sevilmiyor.Çok konuştuğu için bazen çok boş konuştuğu için muhalefet tarafından ,sosyalizmi,amerikayı,halkı yalanlarına alet ettiği düşünüldüğü için. Tabi ayırca türkmenbaşı kafasıyla iktidarı kendine çok yakıştırdığı için ve daha bir çok sebepten ötürü ...

Yine de daha ihtiyatlı olmakta yarar var.Ben Chavez'i bıkıp usanmadan takip etmeye devam edicem...

2/06/2009

Fordlândia



ve işte Henry Ford'un küçük ütopyası.


Damn Interesting » The Ruins of Fordlândia: "In the early 20th century, a cartel of Dutch and English rubber barons had a stranglehold on the vast majority of the world's supply of rubber. At that time the sole source of rubber was the South American tree Hevea brasiliensis, whose sap is natural latex. In the 1870s a gaggle of entrepreneurial smugglers had secreted a stash of wild rubber tree seeds out of the Amazon rain forest, which they used to establish sprawling plantations in East Asia. These smothered the output of Brazil, causing their owners to eventually enjoy the majority of the world's rubber business.

But by the late 1920s, the infamous automobile tycoon Henry Ford set out to break the back of this rubbery monopoly. His hundreds of thousands of new cars needed millions of tires, which were very expensive to produce when buying raw materials from the established rubber lords. To that end, he established Fordlândia, a tiny piece of America which was transplanted into the Amazon rain forest for a single purpose: to create the largest rubber plantation on the planet. Though enormously ambitious, the project was ultimately a fantastic failure."


fortlandia için yapılmış site

Fordlandia

2/04/2009

LITHIUM & BOLIVIA

In the rush to build the next generation of hybrid or electric cars, a sobering fact confronts both automakers and governments seeking to lower their reliance on foreign oil: almost half of the world’s lithium, the mineral needed to power the vehicles, is found here in Bolivia — a country that may not be willing to surrender it so easily.

Japanese and European companies are busily trying to strike deals to tap the resource, but a nationalist sentiment about the lithium is building quickly in the government of President Evo Morales, an ardent critic of the United States who has already nationalized Bolivia’s oil and natural gas industries.

For now, the government talks of closely controlling the lithium and keeping foreigners at bay. Adding to the pressure, indigenous groups here in the remote salt desert where the mineral lies are pushing for a share in the eventual bounty.

devamı için

In Bolivia, Untapped Bounty Meets Nationalism - NYTimes.com:

2/02/2009

BAS JAN ADER'IN HIKAYESI



Bugün kendimi gazetelere vermiş , önümdeki soğumuş jambonlu kaşarlı kurvasanları görmemezlikten gelerek bir pazarı daha sağlıklı geçirmek için üstün çaba sarf ettim.En azından bir kısmı bu şekilde geçti , daha sonra kitap bakmak için boutique'e gittim ve karşıma bas jan ader'in hayatını ve çalışmalarını anlatan In Search of the Miraculous çıktı. Boutique'te en sevdiğim şey kitabı almak zorunda kalmadan çayımı içerken istediğim kadar okuyabilme şansım. Tesadüfen öylesine elime aldığım kitap daha önce hiç duymadığım bir adam ve eve geldiğimde izlediğim videolar, pazar akşamımı tamamen değiştirdi. Tatile gitmeme bir kaç gün kala yarın kendime kıyak geçip bu kitabı alıcam.

Bas Jan Ader'in videoları için ubuweb'i sömürün derim

U B U W E B - Film & Video: Bas Jan Ader - Selected Works

youtube'dakiler






ayrıca jan ader'in bütün işlerinin yer aldığı websitesi
Bas Jan Ader

sitede selected readings bölümünde jan ader'le ilgili yazılmış bütün makaleler ve kitaplar mevcut ayrıca ader'in çalışmalarını ve hayatını anlatan Here Is Always Somewhere Else 'in trailerını da bulabilirsiniz.

FEEDJIT Live Traffic Feed