Uzun zamandır bu kadar güzel bir yazıyla karşılaşmamıştım. Zadie Smith'in Aralık 2008'de Ny Public Library'de yaptığı konuşmayı buldum Ny Tımes Review of Books'ta. Smith'i oldum olası çok severim ilk romanı White Teeth'i okuduğum zaman 17 yaşındaydım. Romanı 22 yaşında Cambridge Kings College'taki son senesinde yazdığını duyunca inanamamıştım. White teeth'le başlayan sonra diğer romanlarında da kendisini hissettiren en önemli gerçek: İngiltere'de yaşayan her melez gencin kimlik çatışmasından muzdarip içinde bulunduğu ilişki ağlarının yarattığı travma sürecinden sıyrılabilmesi için iki seçeneği olduğu: biri herhangi birini reddediş diğeri de her ikisini de hiç bir zaman tamamen olamasa da benimseme . Jamaika'lı bir anne ve İngiliz bir babanın çocuğu olan Smith'in ve onun gibi milyonlarca gencin günlük hayatlarında karşılaştıkları en büyük problem ne olabilir? Tabiki de aidiyetsizlik hissi. Smith'in Obama'nın başkanlık seçimlerinden zaferle çıkmasından hemen sonra yaptığı bu konuşmasında Obama'yı metninin merkezine alıyor ve çoğu zaman kendisi gibi milyonlarca melezin muzdarip olduğu bu hissin yol açtığı kimlik problemlerini bir kenara bırakıp (ki eminim bununla ilgili yazılmış binlerce makale mevcuttur) hiç bir topluluğun tam olarak parçası olmamanın verdiği en büyük avantaja yoğunlaşıyor : Çok seslilik.
Türkiye'de erken cumhuriyet döneminde başlatılan homojenite projesinin yarattığı en büyük problem tek seslilik. Hiç bir şekilde empati kuramayan, önceden kurgulanıp artık miyadını dolduran dil,tarih ve kimlik duvarlarıyla örülü gerçek dışı bir ortamda yaşıyoruz. Hem kürt hem türk,hem türk hem rum,hem ermeni hem türk olabilme ihtimalinin yüzde birlerde olduğunu düşünürsek eğer çok seslilikten,bahsetmenin mümkün olması için gerçekten kişisel olarak çok büyük çaba sarf etmemiz gerekiyor.Aslında bir şeyleri aşmak istiyorsak eğer aslında melez yüzdesini artmasını falan beklememiz de gerekmiyor. Smith'in de konuşmasında açıkladığı gibi çok seslilik biyolojik olarak melezliği de gerektirmiyor. Çok seslilik aslında başlıbaşına topluma nasıl ve nereden baktığımızla alakalı.
Ve yine uzun zamandır çok sesliliği sembolize eden sanatçıları, bilimadamlarını sporcuları görmeye alıştıktan sonra ilk defa Amerika gibi siyasette çok sesliliğe tahammülsüzlüğünü bir çok defa kanıtlamış bir ülkede , başkan olarak bir siyahı değil bir melezi görüyoruz. Smith'de konuşmasının devamında Obama'nın melezliğin verdiği bu avantajla her konuşmada nasıl azınlık veya çoğunluk ayırd etmeksizin, defalarca vurguladığı Ben yerine Biz söyleminin arka planında yatan vizyona yoğunlaşıyor. Smith'in de açıkladığı gibi bu vizyon çok sesslilikle beraber gelişen ve ona güç veren sınıf,kimlik,ırk,dil tanımayan sınırsız bir alan.
Hala çok naif olduğum için mi yoksa umutsuzluğun ve karamsarlığın hiç bir yapıcı tarafı olduğuna inanmadığım için mi bilmiyorum bir gün Türkiye'de de ister melez olsun ister olmasın bu sınırsız vizyondan beslenen çok sesli bir siyasetin mümkün olabiliceğine inanıyorum.
Volume 56, Number 3 · February 26, 2009
Speaking in Tongues
By Zadie Smith
The following is based on a lecture given at the New York Public Library in December 2008.
1.
Hello. This voice I speak with these days, this English voice with its rounded vowels and consonants in more or less the right place—this is not the voice of my childhood. I picked it up in college, along with the unabridged Clarissa and a taste for port. Maybe this fact is only what it seems to be—a case of bald social climbing—but at the time I genuinely thought this was the voice of lettered people, and that if I didn't have the voice of lettered people I would never truly be lettered. A braver person, perhaps, would have stood firm, teaching her peers a useful lesson by example: not all lettered people need be of the same class, nor speak identically. I went the other way. Partly out of cowardice and a constitutional eagerness to please, but also because I didn't quite see it as a straight swap, of this voice for that.
My own childhood had been the story of this and that combined, of the synthesis of disparate things. It never occurred to me that I was leaving the London district of Willesden for Cambridge. I thought I was adding Cambridge to Willesden, this new way of talking to that old way. Adding a new kind of knowledge to a different kind I already had. And for a while, that's how it was: at home, during the holidays, I spoke with my old voice, and in the old voice seemed to feel and speak things that I couldn't express in college, and vice versa. I felt a sort of wonder at the flexibility of the thing. Like being alive twice.
But flexibility is something that requires work if it is to be maintained. Recently my double voice has deserted me for a single one, reflecting the smaller world into which my work has led me. Willesden was a big, colorful, working-class sea; Cambridge was a smaller, posher pond, and almost univocal; the literary world is a puddle. This voice I picked up along the way is no longer an exotic garment I put on like a college gown whenever I choose—now it is my only voice, whether I want it or not. I regret it; I should have kept both voices alive in my mouth. They were both a part of me. But how the culture warns against it! As George Bernard Shaw delicately put it in his preface to the play Pygmalion, "many thousands of [British] men and women...have sloughed off their native dialects and acquired a new tongue."
Yazının devamı
Speaking in Tongues - The New York Review of Books
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder